Bir Kırık Gençlik Hikâyesi




Salıncakta sallanıyoruz. Zincirler boşlukta savruluyor, hemen arkasından saçları. Kalbimin zincirleri. Kaç yaşındayız. Çocuğuz işte, ama biraz büyükçe. Gelecek ümitlerimizin geçmişte biriktiğini bilmediğimiz bir yaştayız. Onun salıncağı duruyor, benim kalbim durulmuyor. Gidip oturuyor yıkık bir duvarın üstüne; kalbim gibi harap, kullanıldıkça. Duvarın alçağında kısa kısa otlar. Rüzgâr, saçlarını ve otları yana yatırıyor. Kulağımda rüzgârın uğultusuyla hışırdayan otlar. Konuşsa, kulağım ona hazır. Bir kuğuyum, boynum ondan tarafa eğri. Beni zarif yapan o, beni güzel yapan o, onun varlığı. İleride küçük bir orman var, gözlerini orada bir noktaya dikmiş bakıyor. Sanki sadece onun görebildiği bir kapı var, ormana girmeye. O kapıdan girip ardında kaybolursa diye bir korku çörekleniyor içime. Ormanı buraya getirmek istiyorum. Ve dalları aralayayım, çizilmesin bir yanı. Duvara atlıyorum atik bir hareketle. Serde erkeklik. Bir şey diyecekmişim gibi ona yaklaşıyorum. Nefesi, nefesimle arama giriyor. Bakışı, dünyayla arama giriyor. Rüzgâr, saçlarıyla sevişiyor, kıskanıyorum. Bir orgazm anını taklit eder gibi havalanıyor havalanıyor saçları. Ah… Saçlarının dağınıklığı, toprağın didiklenmişliği, duvarın yıkıklığı. Kaostaki uyum bu.

Birden görüntüyü tamamlamak istercesine bir ses. Kesik kesik. Diğer tüm sesleri silen hıçkırıkları. Kirpiklerinin birbirine çarpması, hüzünlü bir melodi gibi. Hıçkırıkları artarak bir çığa dönüşüyor, altında kalacağım. Yüzünde başlayan fırtına kaşlarını aşağı çekip kıvırarak çatıyor önce, minik burun delikleri genişliyor ve en son dudakları kırılıyor uçlarından. Dudaklarındaki kirazlar, yanaklarındaki elmalar düşüp çürümesin! Ona olan hislerimi dile getirsem, tuz basabilir miyim yarasına. Belleğine büyü yapsam, adı unutmak olsa. Gözaltları çok yağmur yemiş gibi ve ben lal. Sözlerim onu uçurumdan döndürmeye yetmezse korkusuyla saklanıyor dilimden. Yaşlarını sözlerimin eleğinden geçirip kalbimin kalıbına döksem. Burada pazularım, nerede gücüm! Serde erkeklik. Buruş buruş bir mendil çıkarıp veriyorum cebimden. Dudağının kenarına bir gülümseme takıyor, ince. Dizlerini karnına çekiyor sonra, bana dolanacak kollarını doluyor dizlerine. Bedeni kapanıyor içine, ondan yana yansıttığım ışıktan kaçan gece sefası gibi. Hırpani bir keman taksimi gibi çıkıyor sesi. “Ölenin ilk sesi unutuluyor” diyor. “Ölenden geriye sadece sessizlik kalıyor. Sessizlik, cümle anıyı taşıyamayacak kadar narin.” Yer altımdan çekiliyor, kanım damarlarımdan çekiliyor. Yoksa…

“Kayaların oyuklarına dolan sular gibi usulca içime aktı. Önce ağzımdan, sonra kulağımdan içeri soluğunu bıraktı. İçime dolan nefesinden bir kuş havalandı. O kuş, benim aklımdı; kalbimdi kanatları. Sonra nefesini benden çekti. Kuş beynim bırak dedi o kanatları, öl dedi, öl ki yeniden dirilebil dedi. Bense bekledim onu; ne kolay olurdu kırmak, bencileyin bir kuşun boynunu. Yeter ki gelsindi. Ama o ne yaptı...”

Her kelimesi ayağıma bağladığı bir taş, beni sonuma çeken. Hıçkırıklarına sesinde yer açtı biraz ve devam etti sonra:

“Öldü.”

Fazla besili bir hülya, ateşten bir düş kırıklığına dönüşüp çarpıyor yüzüme. Çözülüyor karlarım; eriyorum yanılgılarım ve kırılmalarımla.

“Tenimin onu öğrendiği gün. Hemencecik ezberlediği gün. Parmak uçlarımdan, göbek deliğimden, kulağımın arkasından geçtiği gün. Unutmadım o günü. Her bir parçam tek tek özlüyor onu. Unutmamayı öğretiyor bedenim bana.”

Yollarını gözlemiştim sözcüklerin, onu avutmaya. Ne de mundar nenlermiş meğer. Keşke olmasalardı. Kabahat, sözcüklerindir. Tüm sesler, kurtulasıdır artık, ilk ve son sözümden sonra. Elimi sol göğsünün üstüne koyarak dedim, “Burada ne güzel cinayet işlenir”.


2 yorum:

nAifce dedi ki...

Ölenin ilk sesi mi unutuluyor gerçekten ?
Ben sesini hatırlıyorum ölülerimin , hatırlayamadığım susuşları . Neden suskundular hayata bunu çıkaramıyorum .
Yazılarının tadına doyamıyorum , her bir kelimesi tam olması gerektiği gibi . Sen bu işi yapmalısın , sadece yazmalısın ...

dördüncü tekil şahıs dedi ki...

teşekkür ederim nAifce...