Gitmek


“Müzisyen bestesinin son notasını çaldı, yazar kitabının son kelimesini yazdı, ressam resmine son fırça darbesini vurdu. Ben de buraya geldim.” Aziz Abi, böyle anlatmış meramını, niye geldiğini sorgulayan hoşgeldin’ci mahalleliye. Herkes yadırgamış yanıtını ya çıkar zamanla kokusu diye üstüne giden pek olmamış. Babam böyle anlatmıştı, Aziz adında bir yabancı mahallemizdeki yıkıldı yıkılacak iki katlı bir evi satın alıp alt katını eskici dükkânı, üst katını ev yaptığında. Sözlerini çoğu kez kimse anlamadığından, herkes onu mahallenin delisi bellemişti. Kimse onun asıl hikâyesini bilmezdi. Yine de, mahallenin sıradan bir esnafı olarak kabul görmüştü.

Bir gün dükkânının oradan geçerken, Aziz Abi’nin bahçesinde yavru bir kuşun uçmaya çalıştığını ama bir türlü uçamadığını görünce, yardım edebilirmişim gibi, biraz da merakla, kuşa yaklaşmıştım ki bir sesle irkildim:

-        Kuşun uçmasını sağlayan nedir?

Bir an afalladıysam da kendine güvenmeye çalışan ama titremesinden heyecanını ele veren bir sesle “Kanatları” dedim. Aziz Abi “Hayır, uçma isteği” dedi ve minik kuşu göstererek ekledi: “Ama kanatları uçma isteğini taşıyabilecek kadar güçlü değil daha. Sabırsız kuşu, kedi kapar.” Sonra beni dükkânına çağırıp kuş dışında uçabilen hayvanlarla ilgili bir kitap verdi. Dostluğumuz böyle başladı. Her gün yanına uğrar oldum. Kendi hayatından bana asla bahsetmedi ve bana da kendi hayatımla ilgili asla soru sormadı. Ona neden eskicilik yaptığını sorduğumdaysa “Zaman, ışıktır; hayat, fotoğraf. Fotoğrafa ışık vurdukça sarararak yaşlanır. Ama ışığın yansımasıyla çekilecek daha birçok fotoğraf karesi var. Ben eski fotoğrafları alıp yenilerine yer açıyorum” demişti.

Bir gece yarısı Aziz Abi’nin evinin bilinmeyen bir nedenle yanıp kül olmasıyla, Aziz Abi’nin ortadan kaybolması bir oldu. Ne olursa olsun, bana veda etmeden gitmesine oldukça bozulmuştum. Birkaç hafta sonra Aziz Abi’den bir mektup aldım. Ona cevap yazabileceğim bir adres yoktu. Mektupları uzunca bir süre devam etti. Eskici dükkânında yaptığımız muhabbetler gibi en başta kişisel hiçbir bilgi vermiyor, ne neden gittiğini ve neden haber vermediğini açıklıyor, ne de o an nerede olduğu ve neler yaptığı hakkında bir bilgi veriyordu. Bir nevi fikri bir günlüğe dönüşmüş mektuplarıyla birlikte Aziz Abi’nin neden böyle yaptığını zamanla idrak ettim.

1. Mektup:
          “Tek sayıda okey taşını yan yana diz ve aynı anda iki taraftan itmeye başla. Ortada kalan taş şimdiki zaman, bir tarafında geçmiş ve diğer tarafında gelecek. Üzerinde iki tarafın da baskısı var ama iki yandan gelen bu baskı aynı zamanda onu ayakta tutuyor. Ayakta durabiliyorum ama o evde duramıyordum artık. Kapı üzerime kilitlenmiş ve beni geçmişime kapatmıştı. Başkalarını, eskilerinden kurtarma derdine düşerken, kendi eskilerimi elden çıkaramamıştım. Yola ekmek kırıntıları bırakarak evlerine dönmeyi uman Hansel ile Gretel gibi ben de yola eskilerimi bırakarak kendime dönmeyi umuyorum.

İnsanın kendisine uygulayabileceği en büyük şiddet, durmak. Yürüyorum. Haritalarda yer almayan bir yolun yolcusuyum. Gözlerimde ne geldiğim ne gittiğim yerden hiçbir iz taşımıyorum. Yolun tozuna, kulağımın tozunu kattım. Kendisine sağır insan dinlese de başkalarını, kendisini dinlemediğinden eksik dinlediği kişi kadar. Ve eksiğimi bilmem yeter mi kendimi bilge saymam için? Konuşmaya çalıştıkça kırık bir müzik kutusu gibi tekliyor sesim. Sesim. Bilinen tüm anlamlardan kurtulabilse, gerçek anlamını bulabilecek olan sesim. Çıkardığım sesler anlamlı bir melodiye dönüşemeden rüzgâr alıp götürüyor onları. Rüzgâr, belleği ne kadar sağlam olsa da, hiçbir zulmü yeryüzünde barındırmadan bilinmeyene uçuruyor; biz de af dilemeyi unutuşumuzun suçunu rüzgâra atıyoruz.

Ayaklarım toprakta, ama unutulan her şey betonun altında, üstünde, içinde bir yerlerde. Tüm betonarmenin nedeni ayırmaktır; kaldırım toprakla insanı ayırır, duvar insanla insanı ve yine insanla doğayı ayırır. Ayırınca da birileri ve bir şeyler dışarıda kalır. Medeniyet, dışlayıcıdır. Medeniyet, diğerleriyle kaynaşımı ve paylaşımı kısıtladığından bir hapishanedir. Ve toplumda yaşayan insan konformisttir. Hemen betonlar arası bir yaşam edinir kendisine, kendisinden başka kimseyi içermeyen. Bu alan, diğerlerine karşı savunulacak bir siperdir. Savaş ilk burada başlar. Bu savaşın adı kurulu düzendir, özel hayattır. Mevcut düzenin sürmesi, kazanılan bir zaferdir. Kimin kime karşı zaferi? Doğanın bir parçası olan insanın, özüne karşı zaferi.”

2. Mektup:
        “Yüzüne güneş bulaşan memurlar koşturup duruyor. Güneşin yüzüne bulaşmakla kalmayıp tüm bedenine koyu kahverengi bir esvap diktiği işçiler ise pamuk topluyorlar tarlada. Eller pamukta, akıllar yarım somun kurtlu ekmekte. Pamuk, pamuk toplayan dışında herkese yumuşak. Pamuk prensese bile düşman olmuşlar. Irgatbaşı da emir kulu ama gardiyan gibi dolaşıyor ortalıkta. Küfürler genizden ötesini görememiş. Ağustos böceği dışında herkesin dili tutulmuş. Gökten, Tanrı eteğindeki tüm kırıntıları silkelemişçesine çok sivrisinek yağıyor. Göğün mavisi bile atmış güneşin sıcağından. Tarlanın yakınındaki mezarlığın koca bedenli, kalın dallı, çok yapraklı ağaçları da olmasa, gölgesiz bir şehir. Demek, ölüm olmasa nefes alınamayacaktı burada. Ve nefes, yaşamın özünü belletir: Almak için vermek zorundasın.”

3. Mektup:
         “Denizden çıkarıldığında parlaklığı kaçan nice çakıl taşından biriyim. Suya geri dönemeyecek kadar uzun süre sudan ayrı kaldım. Toprağa alışamayacak kadar da kısa süre toprakta misafir kaldım. Dağ başındaki bir kulübeden denizi izliyorum; deniz, yakamozdan bir broş takmış. Gecede, yıldızlar ve tek bir arabanın farı dışında hiçbir ışık yok. Araba, bu ıssız doğa manzarasıyla o kadar uyumsuz ki. Hani sevişen iki bedendeki tüm uzuvlar bir orkestradaki müzik aletlerinin uyumuyla hareket eder de ahenksiz bir ses hemen fark edilir. O ses yapayalnızdır. Kendimden değil arabadan bahsediyorum tabi. Rüzgârın önüne düşmeyen yorulur derler ama burada lodos bile bir asi esiyor, bir o yana bir bu yana. Gözü yaşlı lodosu bir de ben üzecek değilim; açtım, bu netameli tabloyu belleğime asıveren kirli camları. Artık yazdığım bu sayfayı hareket ettiren bir hayalet mi, yoksa lodos mu bilemiyorum. Bahar şımarığı yapraklar yazın sıcak öfkesiyle düşüveriyor ağaçtan, sonra da avare avare uçuşuyorlar. Son bir ölüm dansı onlarınki. Dal öyle mi! Köke ne kadar uzak olsa da, biri gelip koparmadıkça ağaçtan, kurumaz yalnızlıktan.”

4. Mektup:
          “Horozlar daha ötmemişti. Kuşlar daha cıvıldamamıştı. Kediler sokakların tek sahibiydi. Sabah oldu diye gece lambalarının söndüğü ama güneş henüz ışımadığı için ortalığın hâlâ karanlık olduğu, gece ile gündüzün arafı saatlerdi. Gün, kendisine gelmekte hiç acele etmiyordu. Birazdan güneş, denizi gülkurusu rengine çalacak ve geceleyin rüzgârla dalgalara içini döken deniz, göle öykünürcesine susacaktı. Bense kış uykusundan uyanıp ininden yeni çıkmış bir ayı gibi uyum çabasındaydım. Bugün zehri erken aldım, tüttürmeye başladım denize karşı. Göğüs kafesimde çırpınan kuş, senelerce naftalinsizce kapalı kalıp da açılmış bir sandık gibi küf kokan nefesimden, başka türlü havalanmayacaktı. İçimdeki kuşu uçurdum derken, bir serçe kondu yakınıma, ötmeye başladı. Günün başlangıcını bu davetsiz misafir haber veriyor olmalıydı. Yabanın zamanı, akreple yelkovanının yetişemeyeceği kadar dakik. Birazdan bu serçe de kuru bir yaprak gibi süzülerek benden uzaklaşacaktı. Keşke bir kuştan fazlası olsaydı. Keşke azıcık tüyü beni sarıp sarmalamaya yetseydi. Keşke yanakları öpücük kondurabileceğim kadar büyük olsaydı. Keşke benim kal dediğimi ben demeden duyabilseydi. Keşke.”

5. Mektup:
          “Yüzyıllardır yaşanıyordu. Adı konmuştu, herkesçe bilinirdi, sözü pek edilirdi. Ama herkes dünyada ilk kez oluyormuş gibi, tek kendisinin başına gelmiş gibi yaşardı. Herkeste farklı belirtilerle kendisini gösterirdi. Kiminin midesinden kelebekler havalanır, kimisi atını eyersiz rüzgâra sürer, kimisinin gözlerinde derin vadiler, menevişlerinde uzun yollar açılır, kimisinin tutkusu bataklığı kurutmaya yeter. Bedenler bazen tüm sırları bir seferde terler, bazense çiğini nehre akıtan çiçek gibi nazlıdır bir beden, diğerine. Nekahet dönemiyse hep uzun sürer. Kimi kalbinin atışlarına bile yabancılaşır, kimi o’nsuz kendi bedenini inkâr eder, kimi yeni bir güne açılan güneşi ışıktan bir kırbaç beller. Dilin, sözcüklerini kaybettiği anlardır. Sussan da konuşsan da dil sana istediğini vermez, hissettiğini bildirmez. Kaçağını daha fazla saklayamayan bir orman gibi ele verirsin kendini. Tabiat, her sırrı gerektiği kadar saklar. Tabiat, ayırdığı gibi birleştirmeyi de bilir. Bir bakarsın, yine hayatın kucağındasın. Didik didik etsen de zihnini, görürsün ki anılar her seferinde yeni bir ayrıntı kaybeder ve sen bu azalmayla yükünü taşımaya alışırsın. Ama aşkı, istesen de, yaramaz bir çocuğun kulağını çekip kapı önüne koyarcasına kalbinin kapısından dışarı koyamazsın.” 

6. Mektup:
          “Yere inen sis yüzünden ağaçların havalanmış gibi göründüğü, zamanın ‘bir varmış bir yokmuş’ diye başlayan masallardaki gibi belirsiz olduğu bir anda rastladım bir periye. Sanki bu dünyaya insanlarla iletişim kurmaya değil; bitkilerle sevişmeye, kurumuş yaprakları ölüye saygı gereği toplamaya, coşkun akan suların derdine kulak verip onları sakinleştirmeye, iyileşmekte olan ağaçlarda çıkan yumruları okşamaya, kelebeklerle birlikte ânı yüceltmeye gelmişti. Hiç çizilmemiş haritalara ilham olacak güzellikteki kara topraktan yoğrulmuş teni, binlerce ışık yılı uzağımdaymışçasına ulaşılmaz görünüyordu. O gerçekse, kendimi gerçeğe teslim etmek değil, gerçeği teslim almak istiyordum. Hiçbir çiçek yoktur ki o ana kadar bende sahip olma isteği uyandırmış olsun. Sihrini kaybedecek ve insani bir şeye dönüşecek diye boşa bekledim, ona yaklaşmak için. O gün olmadı.

Sonraki günlerde de, onu sabahın erken saatlerinde, mühendis olarak atandığım Karayolları Şubesi’nin yanındaki ormanlık alanda görür oldum. Kulaklarımda “Git, konuş” diye çınlayan sesi itip dursam da nafileydi; ben susturmaya çalıştıkça, ses daha çok çıkıyordu. Hayatın anlamını, teneke sobanın yoldaşlık ettiği evimin kireç badanalı taş duvarları bana söyleyecek değildi; orman ise periyle birlikte benim için bir manzara olmanın ötesine geçmiş, bana gerçeği fısıldayacakmışçasına beni kendisine çağırır olmuştu. Kafamdaki bu sese sadece birkaç gün daha karşı koyabildim ve attım kendimi yeşilin kollarına.

Başının arkasından gevşek bir şekilde bağlanmış yemenisinin sarı oyalarıyla ahenk oluştururcasına, mor renkte bir bitki topluyordu. Uzaktan seçemesem de, daha önceden gördüğüm bir bitki değildi. Konuyu bitkiden açma hayalim de böylece suya düşmüştü. Yeni bir mevzu peşindeydim ki aramızda sadece birkaç adımlık mesafe olan peri bana dönüp “likapa” dedi. Hem şaşırmış hem de ne dediğini anlamamış yüz ifadem karşısında gülümseyerek “yabanmersini de derler” diye ekledi. Sanki tarafımca izlendiğinin, ona sormak istediklerim olduğunun ama sözün neresinden tutacağımı bir türlü bilemediğimin farkındaymışçasına söze devam etti. “Mavi yemiş pek çekingendir; zor bulunur ve saklanmayı sever”. Teşvik edici yaklaşımı beni rahatlattığından söze girecek cesareti buldum kendimde: “Neden topluyorsunuz? Yani, böyle sabah sabah erkenden... her gün...” Ah! Onu izlediğimi belli etmiştim işte. O rahatlatan gülümsemesiyle esmer yüzünü iyice aydınlatarak “Hassas bir meyvedir. Çabuk bozulur ve taze taze yenmesi gerekir. Sabah topluyorum ki öğlen olmadan hale yetiştireyim” dedi. Ve bana avucunu uzatarak ikram etti. Yemişten ziyade ince bileklerinden deniz misali akan damarlarının alev mavisine kaçtı bakışlarım; hayat, bu damarlardan akıyordu. İzleyeceğim yolu bulmuştum.”

7. Mektup:
           “İş neredeyse, onlar oradaydı. Perinin gezmişliği benden çoktu da bir kez atlas okumuşluğu yoktu. Okuma yazması olmadığını hiç çekinmeden söylerken, atlas ve haritaları çok sevdiğini eklemesi ise bir savunma veya bir eksiğini giderme çabası değildi. Köylerin, kasabaların, şehirlerin harita ve atlaslardaki şekline göre gidecekleri yer hakkında tahminlerde bulunduğunu öğrenmiştim. Bu şehrin haritaya düşen gölgesini de kaleme benzettiğini söyleyince, “belki de okuma-yazmayı öğreneceğin yer burasıdır” demiştim, istemeden de olsa yukarıdan bakan bir aydın kisvesine bürünüp. “Tabiatın bildiği, yazıya gelmez” diyerek bana haddimi ne de bilgece bildirmişti. Göçebe ruhlu, yurt bilmez bu kadını kendi sistematik döngüme yamamak değildi niyetim. Bir ağaç olsam, o uçup gidecek bir kırlangıç olurdu. Bir çiçek olsam, o konup geçecek bir kelebek olurdu. Bir nehir olsam, o denize karışacak bir damla olurdu. Ama ben bir insan oldum ve ona evlenme teklif ettim. “Neden?” diye sordu. Neden aramızdaki güzel olan her şeyi bozmak istiyorsun edasıyla sordu. Sanki dünyanın en zor sorusuydu. Susmak bana yanıtlamaktan daha çok yakışacaktı.

Ama sonra bir can oldu. Henüz hiç geçmediği acıların tipisinde yolları kapanmamış bir yüzün gülüşüne tanık olma şansı doğdu. Evlenmek de o zaman gerçeği kollayan bir ihtimal oldu. Çocuğumuz doğdu. Göbek bağı bahçıvan makasıyla kesilmiş olacak ki bir çiçek gibi açtı. Biz de bir çiçekmişçesine üstüne titredik. Karda üşümesin, güneşte solmasın diye uğraştık. Biz üzerine titredikçe, rüzgârdaki yaprak gibi yüreğimizi titretti... Ve sonunda bizi terk etti.”

8. Mektup:
          “Öyküsü anlatılmadık ne kaldı, ölümden başka? Yaşamakta olanların ölüme dair söyleyecekleri ne olabilir, acıdan başka. Çünkü ölene, ölümün nasıl birşey olduğunu sorma şansımız hiç olmadı. Yaşayanın ölümünü bildik biz. Ölenle, yaşarken ölmeyi bildik. Evlat acısını bildik. Çivilerle ayrılığın çarmıhına gerilmeyi bildik. Ama bildiklerimizle birlikte yaşamayı bilemedik. Evladımızla birlikte perinin sözcüklerinin cenazesini de kaldırdık. İçindeki lamba kısılmışçasına, perinin gözünün ışığı söndü. Peri bir ağıt olarak yakıyordu sevgisini. Bir çocuk cesedi çıra olup tutuşturmuştu evimizi. Geriye kalan yokluktan, periyi sarıp sarmalamayıp yetecek kadar kumaş çıkmadı. Çok üşüdü peri, mezar taşından farksızdı bedeni ve beni bırakıp ormanın derinliklerinde yitip gitti. Evlenirken babası ona ‘Uzun kuyruklu bir yıldız oldun, sakın kayma’ demişti, oysa.

Belirsizliğin göğünde çakan bir şimşektir anı. Şimşeğin kendisi değil, kendisine maruz kalan insanı ne kadar aydınlattığı, hatta yaktığıdır önemli olan. Anı anı biriken geçmiş, yokluğun yani yok olan zamanın savunusudur. Dönemediğimiz geçmişte en az bir parçamız kaldığından, bu bölünmüşlükten şimdiye dair bir anlam yaratırız. Sözün hiçbir şeyi çözmeyeceği bir yere vardıysak da, gideriz. Bana her şeyi bırakıp gidebilme cesaretini o verdi.”


Sonra Aziz Abi, benden de gitti. Ondan başka mektup almadım. Son mektubunu almamın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti, gazetede o habere denk geldiğimde. Gazetenin laylaylom olaylara yer veren hafta sonu ekinde, dilsiz bir adamdan ve seyyar oyuncakçısından bahsediliyordu. Çeşit çeşit oyuncakla dolu, tezgâhtan bozma oyuncak bir araba süren adam, köy köy, mahalle mahalle, bucak bucak, il il dolaşarak yoksul çocukların oyuncak oynamasını sağlıyordu. Ama bu oyuncakları çocuklara hediye etmiyor veya satmıyordu. Çocuklar, sahip olmayacak, paylaşacaktı. Gazetedeki küçük fotoğrafta zar zor seçilen yüzünü görür görmez, onu Aziz Abi’ye benzetmiş ve epey heyecanlanmıştım. Ama dilsiz olması, bu ihtimali biraz zayıflatıyordu. Fotoğrafa yüzümü iyice yaklaştırıncaysa, oyuncak arabanın üzerinde yazan ismi gördüm: Peri Oyunu.