Borç



Tuğba bu yıl derslerine çok çalışacaktı. Geçen seneki gibi karnesinde kırık getirirse, babası Terzi Hatice’nin yanına kalfa olarak vereceğini söylemişti. Okuldan alıp almayacağını belirtmemişti ama almasa da ders çalışmasına vakit kalmazdı zaten. Hâlbuki, o, bedenlere kıyafet dikmek değil, bedenleri muayene etmek istiyordu. Doktor olacaktı.

Sıra arkadaşı Yağmur’un babası doktordu. Tuğba bir gün derste o kadar çok öksürmüştü ki öğretmenleri Aysel “Arkadaşlarına mikrop saçıyorsun. Mutlaka doktora görün.” diye azarlamıştı onu. Tuğba ise hiçbir şey diyememiş, boynunu büküp kalmıştı. Sanki bilmiyor muydu, inşaat işçisi babasının onu okula bile zar zor gönderdiğini? O çok öksürdüğü gün, son ders zili çalınca Yağmur Tuğba’ya “Benim babam doktor. İstersen seni bir muayene etsin” demişti. “Muayene” kelimesini de ilk kez o zaman duymuş ve öğrenmişti. Tuğba’nın gölgeli bakışlarını gören Yağmur onun elinden tutunca, gülümseyivermişti hemen Tuğba. Yağmur’u almaya özel bir araç geliyordu. Tuğba çekinerek bindiği arabanın koltuğuna oturunca “Oh” demiş, Yağmur ne olduğunu sorarcasına Tuğba’ya baktığında yüzü kızaran Tuğba söyleyememişti, o koltuğun evdeki döşeğinden çok daha yumuşak olduğunu. Bunun yerine, yine gülümsemişti. Her yoksul çocuk gibi Tuğba da susmayı ve çoğu soruya cevap vermek yerine gülümsemeyi iyi bilirdi. İçine ata ata da erkenden olgun bir ifade kazanırdı bu çocukların yüzleri.

Yağmur’un babası Tuğba’yı muayene etmiş, alt kattaki eczaneden bir öksürük şurubu getirtip ona vermişti. Her akşam tok karnına iki kaşık alacak ve şişe bittikten sonra öksürüğü geçmediyse tekrar gelecekti. Aile dışı günlük ilişkilerinde sadece “teşekkür etmek” ve “özür dilemek” için dudaklarını oynatan Tuğba, bu kez ilki için dudaklarını oynatarak muayenehaneden ayrılırken, beyazlıktan ve temizlikten parlayan bu yerden gözünü alamamıştı. Hafta sonları tuvaleti ve banyoyu sürterdi Tuğba, o ufacık elleri çamaşır suyundan cayır cayır yanıp kızarana dek; yine de, böyle pak yapamazdı o eskimiş taşları. İşte Tuğba o gün, bu muayenehane gibi parlak ve temiz bir gelecek düşlemiş ve büyüyünce doktor olmaya karar vermişti.

İlkokul dördün ilk sınavı “Fen ve Teknoloji”, konu “Vücudumuz” idi. Tuğba çok çalışmıştı. Sınav günü geldi çattı. Sanki tıpta uzmanlık sınavına giriyordu. Sanki doktor olması bu sınava bağlıydı. Öğretmen kâğıtları dağıtır dağıtmaz iştahla başladı soruları cevaplamaya. On dakika geçti geçmemişti ki Yağmur, Tuğba’dan yana olan bacağıyla onu dürttü. Tuğba, Yağmur’un niye böyle yaptığını anlamamıştı. Yağmur tekrar daha sert bir şekilde dürtünce, istemsizce Yağmur’un yüzüne baktı Tuğba. Yağmur “Kâğıdını aç” demek için oynattı dudaklarını. Yağmur sınıfın en çalışkan öğrencisi olduğundan, Tuğba kulaklarına inanamayarak ama komutanının emrini yerine getiren bir er gibi, kâğıdını sorgusuz sualsiz hemen açtı.

Aradan bir hafta geçmişti, öğretmen sonuçları açıklayacaktı. Tuğba heyecandan ölmek üzereydi. İlk kez “pekiyi” bekliyordu. Bu dersten alacağı pekiyi, doktor olmasının garantisi gibi bir şeydi gözünde. Öğretmen, numara sırasına göre sırasında oturan herkesi ayağa kaldırıyordu. 672 Tuğba, daha numarası söylenmeden ayakta hazıroldaydı. Öğretmen “Sıfır” dedi. “Bir daha kopya çekme” diye ekledi. Tuğba kıpkırmızı kesildi. Gözü Yağmur’a kaydı. Yağmur ondan tarafa bakmıyordu. Belki de bakamıyordu. Anlamadı. Ama Yağmur “tam not” almıştı. 

Beşinci sene o sınıfta 672 numaralı bir öğrenci olmadı.