Çocuklar, Hırsızlar ve Açlar



Babamın yanında gençten biri çalışmaya başlamıştı. Babam onu bizimle, artık bir abiniz var diyerek tanıştırmıştı. Hasan abi ile birlikte bir kardeşimiz daha olmuştu. Onun kucağından hiç inmezdik, bizimle birlikte oynardı, bize abilik ederdi gerçekten. Bayramlarda o da soframızdaydı, ona da bayramlık alınırdı, liseyi dışarıdan da olsa bitirmesi için babam onu teşvik ederdi. Sonra Hasan Abi evlenmek için babamın iznini istedi, babam ona bir düğün salonu tuttu, evini düzdü. Bir zaman sonra, babamın kasasından yüklüce bir miktarda para çalındı. İş yerine hırsız girdiğini düşünüyordu herkes ama babam polise gitmedi. Çünkü bir baba, oğlunu tanırdı.

Eskiden ilkokullarda kantin olmazdı, yalnızca simit satılırdı. En azından devlet okullarında böyleydi. Bu nedenle, gittiğim ilkokulun hemen karşısındaki bakkal, nöbetçi öğretmenden kaçabilirsek teneffüslerde veya dersten sonra uğramayı en sevdiğimiz yerdi. Leblebi tozları, kolonya küpleri, kokulu arı maya silgiler, pembo cikletler… Bir gün arkadaşlarımdan biri yanımda bir cikleti atıverdi cebine. Zilin sesini duymamızla birlikte hızla bakkaldan okula koşarken ben şaşkınlıktan geride kalmıştım. Zamanla başka arkadaşlarımın da böyle ufak tefek hırsızlıklarına şahit oldum. Sonunda ben de bir gün kendimi ciklet çalarken buldum. Hâlbuki, cebimde param vardı. Hepimize ciklet alabilecek kadar param vardı hem de. Ama parayla ciklet alırsam, artık onlardan olamazdım. Cikleti bir türlü çiğneyemedim. Eve gidince cikleti kardeşime verdim. Sevindi.

Bazı nedenlerle ailemden para almayı bırakmam gerekmişti. Üniversite 2. sınıf itibariyle, sayfası sadece 50 kuruşa çeviri yapıyordum. Sol görüşlü bir avukat için hem de! Bir yandan da, akşamları ve hafta sonları bir kursta yine üç kuruş paraya yetişkinlere İngilizce dersi veriyordum. Çoğu arkadaşımın aksine, bulabildiğim en ucuz restoranlarda karnımı doyururdum. Aileden gelen parayı harcamak kolaydı ama kişi kendi alın teriyle kazandığı parayı öyle kolay harcayamıyordu. Bir dönem para açısından oldukça sıkışmıştım. Başka bir okuldan bir arkadaşımla karnımızı doyurmak için ucuz bir dönerciye gitmiş, biraz dertleşmiştik. Dönerciden çıkmadan önce lavaboya uğradım. Ve o da ne! Bir cüzdan. İçi Japon Yeni doluydu. Birkaç da kartvizit vardı ama kimlik yoktu. Cüzdanı alıp lavabodan çıktım, arkadaşıma durumu anlattım. Tanrı sesini duymuş para göndermiş sana, dedi şakayla karışık. Pek gülemedim. Gittim telefon kartı aldım. Kartvizitlerdeki numaraları tek tek arayıp, Japon Yeni kaybeden bir tanıdıkları olup olmadığını sordum. Cüzdanın ve içindeki paraların sahibini bulamadığım gibi, üç telefon kartı için de para harcamıştım. Arkadaşım bu kez de Tanrı seni deniyor, diye atıldı. Yine gülemedim. Sahibini bulamadığım, cebime atamayacağım ama ne yapacağımı da bilemediğim parayla kala kalmıştım. Dönerciye dönüp cüzdanı kasaya teslim ettim. Bu kez de arkadaşım, senin yemediğin parayı onlar yiyecek, dedi. Ne diyeyim. Arkadaşımla öpüşüp ayrıldık. O zamanlar belirli bir saatten sonra kampüse kadar giden araç olmazdı. Aramalar nedeniyle son aracı kaçırmış, telefon kartları nedeniyle ertesi günkü yol-öğle yemeği için harcayacağım para dışında cebimde beş kuruş kalmamıştı. Tabana kuvvet dedim. Yolda yürürken yanımda bir BMW durdu. Sürücüsü şık giyimli bir kadındı. Üniversiteye gidiyorsan bırakayım dedi. Atladım arabaya. Geveze biriydi. İki gün sonra Japonya’ya gidecekti.

Yüksek lisansta üç arkadaş bir kısa film üzerinde çalışıyorduk. Hafta içi ve hafta sonu gündüzleri işe gittiğim için akşamları buluşuyorduk. Bağdat Caddesi’nde oturan arkadaşın evinde yaptığımız çalışma çok geç bitmişti. O zamanlar yaşadığım Mecidiyeköy’ün gecekondu-apartman karması olan Gülbağ Mahallesi’nin en ucundaki evime dönmek üzere yola çıktım. Mecidiyeköy’den Gülbağ’a yürümek biraz vakit alırdı. Yolda bir tinerci çıktı karşıma. Para istedi. Çıkarıp 5 TL verdim. Bu para mı, deyip yere attı. Bıçak çekip pardösüme sürttü. Korkudan aklım başımdan gitmişti. Cüzdanımın içini gösterip ağlayarak ona bağırmaya başladım. Haklısın abla, deyip gitti. O da benim kadar haklıydı. Bu nedenle, ona cebimdeki paranın yarısını olan 5 TL’yi vermiştim.

Bir zaman önce, Knut Hamsun’un Açlık kitabına başladım. Yoksul ve aç ama gururlu bir yazarın hikâyesiyle karşılaştım: Cebinde parası olmadığı halde kimseden para istemeyen, açlıktan sağlığını kaybedecek noktaya geldiğinde bile dilenmeyen, ona kaç zaman önce ödünç verilmiş bir şeyi satarak para elde etmeyi reddeden, kendisine henüz yazmadığı bir yazı için teklif edilen avansı kabul etmeyen, açlıktan ölmekteyken bile bir fırsat çıkar ümidiyle insanların yanın gidip onların vaktini almasını vicdan meselesi yapan ve en dar anında bile kendi yoksulluğuyla birlikte başkasının yoksulluğunu da kendine dert edinen bir karakter.

Sonra kitabı kapattım televizyonu açtım. Ayakkabı kutularından bahsediyordu.


2 yorum:

nAifce dedi ki...

Bazı çocukların ayakkabıları kutularında muhafaza edilir gardroplarında , titiz ve tasniflenmiş ve çok çok , her beğendiğinde satınalınır bir yenisi , bazı çocukların ayakkabıları çamurlu ve kirli kalkar portmantodaki ayakkabılığa , bazı çocuklara bayramlarda alınan ayakkabıları uyurken başucu bekçisidir rüyalarının , bazı çocukların ayakkabıları lastiktendir hem de siyah , ayakkabısı olmayan çocuk da var , Afrika'da , bazıları bu çocukların İstanbul'da . Ayağı olmayan çocuk ! Hiç masraf yapmaz ayakkabıya oysa .
Bir de Kutusu olup ayakkabısı olmayanlar var ... En zavallı onlar , kutuya para koyup ayakkabı koymayı unutanlar ...

dördüncü tekil şahıs dedi ki...

ne güzel yazmışsın nAifce...