Yüzsüz



Kendinizi anlıyor musunuz? Anlıyorsanız, siz de bir insan olduğunuza göre, insan denen mahlukatı anladığınızı söyleyebilir miyiz? İnsanın içindeki boşluğu neye yoruyorsunuz? İçine ne düşse ses çıkartıyor; bazısında gong sesi gibi haşmetliyken, bazısının sadece bir bozuk para kadar ses çıkarmasını neye bağlıyorsunuz? Yüze ifadesini veren ruh denen bilinmez midir? Diyelim öyledir; kaşları çatık gezenin ruhu karanlıktır da, hep güleninki pek mi aydınlıktır? İnsanın en tabii hâli, kendinin bile bil(e)mediği hâli olmasın? Kendisi bile bilemediğinden müdahale edemediği, ne kendisinin ne toplumun hamur gibi şekil vermesine imkân tanımadığı hâli, yani.

Hayatımı sorularla tıka basa doldurmuşken, kendimi bu sorularla yiyip bitirmelere doyamazken, her acı deneyimimle bu sorulara verdiğim yanıtların tadı değişip hayatım bambaşka bir yemeğe dönüşürken, keskin tek bir baharat hâkimdi hepsine de: Tatminsizlik. Doymuyordum. Üstelik, her şeyden korkuyordum ve üzerine gidilecek bunca korkumun olması da hayatımı heyecanlı, beni ise cesur kılıyordu. Korkak yaşama cesaretimden eylem topları yapıp hayat kazanına attım. Hamdım, yanıyordum, pişecektim.

Evde olmanın verdiği o sıcak konfordan hem vazgeçemeyen hem de her fırsatta kendini dışarı atmanın yollarını arayan ev kedileri gibi karşıma çıkan hiçbir fırsatı kaçırmadım. Çeşitli kulüpler, etkinlikler, şehirler, ülkeler, insanlar derken girmediğim delik kalmadı. Öfke dolu bir şekilde dünyanın yakasına yapışmak yerine kibar kibar abanıyordum arkadan; demek tutup koparmak dedikleri böyle bir şeydi. Gökyüzü denen sonsuz kafesten kaçış yoktu ama sınırları zorlamakta bir kabahat de yoktu.

Ancak, bir gün geldi, ben düştüm. Ne toprağa, ne denize, ne içime. Yüzüme düş’tüm. Yüzler ilk ne zaman yok olmaya başladı hatırlayamıyorum. Hani biyoloji dersinde, kurbağanın içinde bulunduğu su dolu kabın yavaşça ısıtıldığı ve hayvanın çevresindeki değişiklikleri algılayamadan haşlanıp öldüğü bir deney vardır. Ben de bu kurbağa gibi ne olup bittiğini anlayamadan, kaybettim tüm yüzleri. İlk belirtileri hiç ciddiye almamış, hatta kendime eğlence yapmıştım. Sokakta yürürken eski bir arkadaşı gördüğümü sanıp ona selam verdiğimde yüzünde peyda olan şaşkın ifadeden onun sandığım kişi olmadığını anlayınca paniklemekten ziyade, yanımdan geçip gidenlerin hangi eski okul arkadaşıma, şarkıcıya veya film yıldızına benzediğini bulmaya çalışarak kendi kendime neşelendim. Olur da sokakta biri bana bir şey soracak olursa, onun kime benzediğini düşünürken bana sorulanı dinleyemiyor, sadece karşımdakinin yüzünü inceleyebiliyordum. Muhtemelen soru soran kişi deli olduğuma kanâat getirip sorusunu sorabileceği başka birini aramaya koyulduğundaysa, ben orada donakalıyor, en az bir on dakika o yüzü nereden hatırladığımı düşünüyordum. Bellek denen kanalizasyonun her türlü borusundan akarak geçiyordu o yüz, ben çıkarıncaya kadar. Bazen de hatırlayıncaya dek tüm gün.

Zamanla anılarımdaki yüzler kronolojik bir sırayla silinmeye başladı. İlk önce ilkokulda kalem kutusunu çöpe attığım kızın yüzü yok oldu. Sonra ortaokuldayken kopya çekmek için bana yoldaşlık yapan sıra arkadaşımın, favorilerimi kısa kestirmediğimde favorilerimden tutup yukarı çeken lise müdürümün, gizli alkolik olduğundan bira karşılığı geç girişlerimizi görmezden gelen üniversitedeki yurt görevlisinin yüzleri. O yılların üzerinden kişisel bir yüzyıl geçtiğinden, yerimde kim olsa benzer bir hafıza kaybından dem vurabilirdi. Ne zaman ki âşık olduğum kadınların yüzleri silinmeye başladı, o zaman uyandım. İnsan onsuz yaşayamayacağını sanarak biricik nefes hakkından feragat edip intihar planı yapma cüretini gösterdiği, onun için duygusallıkta nam salmış şairlerle aşık atmaya kalkıştığı, yârın hayalinden geçemediğinden uyku yarlarından vazgeçtiği birinin yüzünü unutabilir miydi? Olaylar ve adlar belleğimden yüzsüz yüzsüz el sallarken hem de.

Eski yüzleri unutmamak için her akşam fotoğraf albümlerime bakıp durmam da, kafamı daha fazla allak bullak etmekten başka bir işe yaramadı. Hatırlamak için hatırlamayı istemek yetmiyordu. Yıllar yılı geçmişteki kötü anılarımı unutup yeni bir hayat ve yeni bir ben edinmek için çırpınıp duran ben, işte sonunda fotoğraflardaki kendi çocukluk ve gençlik hâllerimi bile tanıyamaz olmuştum.

Alışveriş yaptığım bakkalın, çöpümü verdiğim kapıcının ve ofis arkadaşlarımın yüzleri de değişip duruyordu. İnsanları ancak yürüyüşlerinden, kıyafetlerinden ve seslerinden tanıyabiliyordum. Kâbus acılığında bir karnavaldaydım. Bir gün palyaço makyajı yapıyordu herkes, başka bir gün uzak doğulu oluyor veya Afrikalı maskesi takıyordu.

Ve bir sabah aynaya baktığımda, yansımamda kendi yüzümü bulamadım. Sarışın ve mavi gözlüydüm. Bir saat sonra esmer ve kahverengi gözlü. Akşama uzun sakallarım vardı. Ertesi sabah sakallarım gitmiş, saçlarım uzamıştı. Bazen bir çocuk, bazen bir ihtiyar görür oldum aynada. Bukalemundan hallice bir şeydim ama neydim ben? Aklımı oynatmamak için bir çekiç alıp evdeki tüm aynaları kırdım.

Sokakta bunca yüz varken yüz tanımazlığım beni manen o kadar yoruyordu ki kafamı kaldırmadan yürümem kaçınılmazdı. İyi gidiyordum, ta ki o sesi duyana kadar. Kulaklarıma inanamadım; gözlerim yetmezmiş gibi kulaklarımın algılarıyla da oynanmış olabilir miydi? Kafamı kaldırıp bakmayacağıma dair kendime söz verdim ama o sesin ait olduğu bedeni takip etmekten kendimi alamadım. Yürümekle yollar değil ama sinirlerim aşınıyordu. Adam, bir çingeneden çiçek aldı. Belki de sevgilisiyle buluşacaktı. Her kimle buluşacaksa, buluşup bir yerde oturduklarında ne yapacaktım? Gidip yanlarına mı, yoksa yan masaya mı oturacaktım? Niye oturacaktım? Eninde sonunda yüzüne bakmam gerekmeyecek miydi? Ya zili falan çalıp bir apartmana girerse ne olacaktı? Ben bunları düşünürken adam adımlarını hızlandırmıştı. Ben de sıklaştırdım. Neyi beklersen o gerçek olmaz: Sevgilisiyle falan buluşmadı. Bir mezarlığa girip kuytu köşedeki bir mezarın önünde durdu. Toprağın üzerine çiçekleri bıraktı. Dayanamadım. Yaklaşıp yüzüne baktım. Sesimin sahibi, yüzümün de sahibiydi. Korkudan tir tir titrerken katlanan merakımla mezar taşına baktım. Adım yazıyordu.

1981-2013
İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,
bölünmüş bir hatırayım ben
dünyaya dağılan.

Mezar kadar buz kesmiştim ki bir başka mezar taşında daha adımı gördüm.

1981-1999
Kaç parçalık bir bütünüm ki ben,
her bir parçam birbirinden böylesi uzak.

Sonra bir başka mezar taşında daha.

1981-2037
İnsan ölürse acıdan ölür bir gün
kendine bir daha uğrayamadığından

Ve bir tanede daha.

1981-2025
Tam unutmaya alıştırmışken kendimi
Artık unutmak istemediğimi fark ettim.

Kabristandaki tüm mezarlarda benim adım yazıyordu. Farklı tarihlerde binlerce kez ölmüştüm ben.


*İtalik şeklinde yazılan mısralar Birhan Keskin'e aittir.

2 yorum:

nAifce dedi ki...

Her yerine dokundun yüzümün , bedenimin.
Sanki yazılarını okumazsam , biri eksik kalırsa , kaderim değişecek gibi.
Tapıyorum yazdıklarına :)

dördüncü tekil şahıs dedi ki...

senden bunları duymak nasıl da hem mutluluk hem onur verici nAifce...