Çocuklar, Hırsızlar ve Açlar



Babamın yanında gençten biri çalışmaya başlamıştı. Babam onu bizimle, artık bir abiniz var diyerek tanıştırmıştı. Hasan abi ile birlikte bir kardeşimiz daha olmuştu. Onun kucağından hiç inmezdik, bizimle birlikte oynardı, bize abilik ederdi gerçekten. Bayramlarda o da soframızdaydı, ona da bayramlık alınırdı, liseyi dışarıdan da olsa bitirmesi için babam onu teşvik ederdi. Sonra Hasan Abi evlenmek için babamın iznini istedi, babam ona bir düğün salonu tuttu, evini düzdü. Bir zaman sonra, babamın kasasından yüklüce bir miktarda para çalındı. İş yerine hırsız girdiğini düşünüyordu herkes ama babam polise gitmedi. Çünkü bir baba, oğlunu tanırdı.

Eskiden ilkokullarda kantin olmazdı, yalnızca simit satılırdı. En azından devlet okullarında böyleydi. Bu nedenle, gittiğim ilkokulun hemen karşısındaki bakkal, nöbetçi öğretmenden kaçabilirsek teneffüslerde veya dersten sonra uğramayı en sevdiğimiz yerdi. Leblebi tozları, kolonya küpleri, kokulu arı maya silgiler, pembo cikletler… Bir gün arkadaşlarımdan biri yanımda bir cikleti atıverdi cebine. Zilin sesini duymamızla birlikte hızla bakkaldan okula koşarken ben şaşkınlıktan geride kalmıştım. Zamanla başka arkadaşlarımın da böyle ufak tefek hırsızlıklarına şahit oldum. Sonunda ben de bir gün kendimi ciklet çalarken buldum. Hâlbuki, cebimde param vardı. Hepimize ciklet alabilecek kadar param vardı hem de. Ama parayla ciklet alırsam, artık onlardan olamazdım. Cikleti bir türlü çiğneyemedim. Eve gidince cikleti kardeşime verdim. Sevindi.

Bazı nedenlerle ailemden para almayı bırakmam gerekmişti. Üniversite 2. sınıf itibariyle, sayfası sadece 50 kuruşa çeviri yapıyordum. Sol görüşlü bir avukat için hem de! Bir yandan da, akşamları ve hafta sonları bir kursta yine üç kuruş paraya yetişkinlere İngilizce dersi veriyordum. Çoğu arkadaşımın aksine, bulabildiğim en ucuz restoranlarda karnımı doyururdum. Aileden gelen parayı harcamak kolaydı ama kişi kendi alın teriyle kazandığı parayı öyle kolay harcayamıyordu. Bir dönem para açısından oldukça sıkışmıştım. Başka bir okuldan bir arkadaşımla karnımızı doyurmak için ucuz bir dönerciye gitmiş, biraz dertleşmiştik. Dönerciden çıkmadan önce lavaboya uğradım. Ve o da ne! Bir cüzdan. İçi Japon Yeni doluydu. Birkaç da kartvizit vardı ama kimlik yoktu. Cüzdanı alıp lavabodan çıktım, arkadaşıma durumu anlattım. Tanrı sesini duymuş para göndermiş sana, dedi şakayla karışık. Pek gülemedim. Gittim telefon kartı aldım. Kartvizitlerdeki numaraları tek tek arayıp, Japon Yeni kaybeden bir tanıdıkları olup olmadığını sordum. Cüzdanın ve içindeki paraların sahibini bulamadığım gibi, üç telefon kartı için de para harcamıştım. Arkadaşım bu kez de Tanrı seni deniyor, diye atıldı. Yine gülemedim. Sahibini bulamadığım, cebime atamayacağım ama ne yapacağımı da bilemediğim parayla kala kalmıştım. Dönerciye dönüp cüzdanı kasaya teslim ettim. Bu kez de arkadaşım, senin yemediğin parayı onlar yiyecek, dedi. Ne diyeyim. Arkadaşımla öpüşüp ayrıldık. O zamanlar belirli bir saatten sonra kampüse kadar giden araç olmazdı. Aramalar nedeniyle son aracı kaçırmış, telefon kartları nedeniyle ertesi günkü yol-öğle yemeği için harcayacağım para dışında cebimde beş kuruş kalmamıştı. Tabana kuvvet dedim. Yolda yürürken yanımda bir BMW durdu. Sürücüsü şık giyimli bir kadındı. Üniversiteye gidiyorsan bırakayım dedi. Atladım arabaya. Geveze biriydi. İki gün sonra Japonya’ya gidecekti.

Yüksek lisansta üç arkadaş bir kısa film üzerinde çalışıyorduk. Hafta içi ve hafta sonu gündüzleri işe gittiğim için akşamları buluşuyorduk. Bağdat Caddesi’nde oturan arkadaşın evinde yaptığımız çalışma çok geç bitmişti. O zamanlar yaşadığım Mecidiyeköy’ün gecekondu-apartman karması olan Gülbağ Mahallesi’nin en ucundaki evime dönmek üzere yola çıktım. Mecidiyeköy’den Gülbağ’a yürümek biraz vakit alırdı. Yolda bir tinerci çıktı karşıma. Para istedi. Çıkarıp 5 TL verdim. Bu para mı, deyip yere attı. Bıçak çekip pardösüme sürttü. Korkudan aklım başımdan gitmişti. Cüzdanımın içini gösterip ağlayarak ona bağırmaya başladım. Haklısın abla, deyip gitti. O da benim kadar haklıydı. Bu nedenle, ona cebimdeki paranın yarısını olan 5 TL’yi vermiştim.

Bir zaman önce, Knut Hamsun’un Açlık kitabına başladım. Yoksul ve aç ama gururlu bir yazarın hikâyesiyle karşılaştım: Cebinde parası olmadığı halde kimseden para istemeyen, açlıktan sağlığını kaybedecek noktaya geldiğinde bile dilenmeyen, ona kaç zaman önce ödünç verilmiş bir şeyi satarak para elde etmeyi reddeden, kendisine henüz yazmadığı bir yazı için teklif edilen avansı kabul etmeyen, açlıktan ölmekteyken bile bir fırsat çıkar ümidiyle insanların yanın gidip onların vaktini almasını vicdan meselesi yapan ve en dar anında bile kendi yoksulluğuyla birlikte başkasının yoksulluğunu da kendine dert edinen bir karakter.

Sonra kitabı kapattım televizyonu açtım. Ayakkabı kutularından bahsediyordu.


Gitmek


“Müzisyen bestesinin son notasını çaldı, yazar kitabının son kelimesini yazdı, ressam resmine son fırça darbesini vurdu. Ben de buraya geldim.” Aziz Abi, böyle anlatmış meramını, niye geldiğini sorgulayan hoşgeldin’ci mahalleliye. Herkes yadırgamış yanıtını ya çıkar zamanla kokusu diye üstüne giden pek olmamış. Babam böyle anlatmıştı, Aziz adında bir yabancı mahallemizdeki yıkıldı yıkılacak iki katlı bir evi satın alıp alt katını eskici dükkânı, üst katını ev yaptığında. Sözlerini çoğu kez kimse anlamadığından, herkes onu mahallenin delisi bellemişti. Kimse onun asıl hikâyesini bilmezdi. Yine de, mahallenin sıradan bir esnafı olarak kabul görmüştü.

Bir gün dükkânının oradan geçerken, Aziz Abi’nin bahçesinde yavru bir kuşun uçmaya çalıştığını ama bir türlü uçamadığını görünce, yardım edebilirmişim gibi, biraz da merakla, kuşa yaklaşmıştım ki bir sesle irkildim:

-        Kuşun uçmasını sağlayan nedir?

Bir an afalladıysam da kendine güvenmeye çalışan ama titremesinden heyecanını ele veren bir sesle “Kanatları” dedim. Aziz Abi “Hayır, uçma isteği” dedi ve minik kuşu göstererek ekledi: “Ama kanatları uçma isteğini taşıyabilecek kadar güçlü değil daha. Sabırsız kuşu, kedi kapar.” Sonra beni dükkânına çağırıp kuş dışında uçabilen hayvanlarla ilgili bir kitap verdi. Dostluğumuz böyle başladı. Her gün yanına uğrar oldum. Kendi hayatından bana asla bahsetmedi ve bana da kendi hayatımla ilgili asla soru sormadı. Ona neden eskicilik yaptığını sorduğumdaysa “Zaman, ışıktır; hayat, fotoğraf. Fotoğrafa ışık vurdukça sarararak yaşlanır. Ama ışığın yansımasıyla çekilecek daha birçok fotoğraf karesi var. Ben eski fotoğrafları alıp yenilerine yer açıyorum” demişti.

Bir gece yarısı Aziz Abi’nin evinin bilinmeyen bir nedenle yanıp kül olmasıyla, Aziz Abi’nin ortadan kaybolması bir oldu. Ne olursa olsun, bana veda etmeden gitmesine oldukça bozulmuştum. Birkaç hafta sonra Aziz Abi’den bir mektup aldım. Ona cevap yazabileceğim bir adres yoktu. Mektupları uzunca bir süre devam etti. Eskici dükkânında yaptığımız muhabbetler gibi en başta kişisel hiçbir bilgi vermiyor, ne neden gittiğini ve neden haber vermediğini açıklıyor, ne de o an nerede olduğu ve neler yaptığı hakkında bir bilgi veriyordu. Bir nevi fikri bir günlüğe dönüşmüş mektuplarıyla birlikte Aziz Abi’nin neden böyle yaptığını zamanla idrak ettim.

1. Mektup:
          “Tek sayıda okey taşını yan yana diz ve aynı anda iki taraftan itmeye başla. Ortada kalan taş şimdiki zaman, bir tarafında geçmiş ve diğer tarafında gelecek. Üzerinde iki tarafın da baskısı var ama iki yandan gelen bu baskı aynı zamanda onu ayakta tutuyor. Ayakta durabiliyorum ama o evde duramıyordum artık. Kapı üzerime kilitlenmiş ve beni geçmişime kapatmıştı. Başkalarını, eskilerinden kurtarma derdine düşerken, kendi eskilerimi elden çıkaramamıştım. Yola ekmek kırıntıları bırakarak evlerine dönmeyi uman Hansel ile Gretel gibi ben de yola eskilerimi bırakarak kendime dönmeyi umuyorum.

İnsanın kendisine uygulayabileceği en büyük şiddet, durmak. Yürüyorum. Haritalarda yer almayan bir yolun yolcusuyum. Gözlerimde ne geldiğim ne gittiğim yerden hiçbir iz taşımıyorum. Yolun tozuna, kulağımın tozunu kattım. Kendisine sağır insan dinlese de başkalarını, kendisini dinlemediğinden eksik dinlediği kişi kadar. Ve eksiğimi bilmem yeter mi kendimi bilge saymam için? Konuşmaya çalıştıkça kırık bir müzik kutusu gibi tekliyor sesim. Sesim. Bilinen tüm anlamlardan kurtulabilse, gerçek anlamını bulabilecek olan sesim. Çıkardığım sesler anlamlı bir melodiye dönüşemeden rüzgâr alıp götürüyor onları. Rüzgâr, belleği ne kadar sağlam olsa da, hiçbir zulmü yeryüzünde barındırmadan bilinmeyene uçuruyor; biz de af dilemeyi unutuşumuzun suçunu rüzgâra atıyoruz.

Ayaklarım toprakta, ama unutulan her şey betonun altında, üstünde, içinde bir yerlerde. Tüm betonarmenin nedeni ayırmaktır; kaldırım toprakla insanı ayırır, duvar insanla insanı ve yine insanla doğayı ayırır. Ayırınca da birileri ve bir şeyler dışarıda kalır. Medeniyet, dışlayıcıdır. Medeniyet, diğerleriyle kaynaşımı ve paylaşımı kısıtladığından bir hapishanedir. Ve toplumda yaşayan insan konformisttir. Hemen betonlar arası bir yaşam edinir kendisine, kendisinden başka kimseyi içermeyen. Bu alan, diğerlerine karşı savunulacak bir siperdir. Savaş ilk burada başlar. Bu savaşın adı kurulu düzendir, özel hayattır. Mevcut düzenin sürmesi, kazanılan bir zaferdir. Kimin kime karşı zaferi? Doğanın bir parçası olan insanın, özüne karşı zaferi.”

2. Mektup:
        “Yüzüne güneş bulaşan memurlar koşturup duruyor. Güneşin yüzüne bulaşmakla kalmayıp tüm bedenine koyu kahverengi bir esvap diktiği işçiler ise pamuk topluyorlar tarlada. Eller pamukta, akıllar yarım somun kurtlu ekmekte. Pamuk, pamuk toplayan dışında herkese yumuşak. Pamuk prensese bile düşman olmuşlar. Irgatbaşı da emir kulu ama gardiyan gibi dolaşıyor ortalıkta. Küfürler genizden ötesini görememiş. Ağustos böceği dışında herkesin dili tutulmuş. Gökten, Tanrı eteğindeki tüm kırıntıları silkelemişçesine çok sivrisinek yağıyor. Göğün mavisi bile atmış güneşin sıcağından. Tarlanın yakınındaki mezarlığın koca bedenli, kalın dallı, çok yapraklı ağaçları da olmasa, gölgesiz bir şehir. Demek, ölüm olmasa nefes alınamayacaktı burada. Ve nefes, yaşamın özünü belletir: Almak için vermek zorundasın.”

3. Mektup:
         “Denizden çıkarıldığında parlaklığı kaçan nice çakıl taşından biriyim. Suya geri dönemeyecek kadar uzun süre sudan ayrı kaldım. Toprağa alışamayacak kadar da kısa süre toprakta misafir kaldım. Dağ başındaki bir kulübeden denizi izliyorum; deniz, yakamozdan bir broş takmış. Gecede, yıldızlar ve tek bir arabanın farı dışında hiçbir ışık yok. Araba, bu ıssız doğa manzarasıyla o kadar uyumsuz ki. Hani sevişen iki bedendeki tüm uzuvlar bir orkestradaki müzik aletlerinin uyumuyla hareket eder de ahenksiz bir ses hemen fark edilir. O ses yapayalnızdır. Kendimden değil arabadan bahsediyorum tabi. Rüzgârın önüne düşmeyen yorulur derler ama burada lodos bile bir asi esiyor, bir o yana bir bu yana. Gözü yaşlı lodosu bir de ben üzecek değilim; açtım, bu netameli tabloyu belleğime asıveren kirli camları. Artık yazdığım bu sayfayı hareket ettiren bir hayalet mi, yoksa lodos mu bilemiyorum. Bahar şımarığı yapraklar yazın sıcak öfkesiyle düşüveriyor ağaçtan, sonra da avare avare uçuşuyorlar. Son bir ölüm dansı onlarınki. Dal öyle mi! Köke ne kadar uzak olsa da, biri gelip koparmadıkça ağaçtan, kurumaz yalnızlıktan.”

4. Mektup:
          “Horozlar daha ötmemişti. Kuşlar daha cıvıldamamıştı. Kediler sokakların tek sahibiydi. Sabah oldu diye gece lambalarının söndüğü ama güneş henüz ışımadığı için ortalığın hâlâ karanlık olduğu, gece ile gündüzün arafı saatlerdi. Gün, kendisine gelmekte hiç acele etmiyordu. Birazdan güneş, denizi gülkurusu rengine çalacak ve geceleyin rüzgârla dalgalara içini döken deniz, göle öykünürcesine susacaktı. Bense kış uykusundan uyanıp ininden yeni çıkmış bir ayı gibi uyum çabasındaydım. Bugün zehri erken aldım, tüttürmeye başladım denize karşı. Göğüs kafesimde çırpınan kuş, senelerce naftalinsizce kapalı kalıp da açılmış bir sandık gibi küf kokan nefesimden, başka türlü havalanmayacaktı. İçimdeki kuşu uçurdum derken, bir serçe kondu yakınıma, ötmeye başladı. Günün başlangıcını bu davetsiz misafir haber veriyor olmalıydı. Yabanın zamanı, akreple yelkovanının yetişemeyeceği kadar dakik. Birazdan bu serçe de kuru bir yaprak gibi süzülerek benden uzaklaşacaktı. Keşke bir kuştan fazlası olsaydı. Keşke azıcık tüyü beni sarıp sarmalamaya yetseydi. Keşke yanakları öpücük kondurabileceğim kadar büyük olsaydı. Keşke benim kal dediğimi ben demeden duyabilseydi. Keşke.”

5. Mektup:
          “Yüzyıllardır yaşanıyordu. Adı konmuştu, herkesçe bilinirdi, sözü pek edilirdi. Ama herkes dünyada ilk kez oluyormuş gibi, tek kendisinin başına gelmiş gibi yaşardı. Herkeste farklı belirtilerle kendisini gösterirdi. Kiminin midesinden kelebekler havalanır, kimisi atını eyersiz rüzgâra sürer, kimisinin gözlerinde derin vadiler, menevişlerinde uzun yollar açılır, kimisinin tutkusu bataklığı kurutmaya yeter. Bedenler bazen tüm sırları bir seferde terler, bazense çiğini nehre akıtan çiçek gibi nazlıdır bir beden, diğerine. Nekahet dönemiyse hep uzun sürer. Kimi kalbinin atışlarına bile yabancılaşır, kimi o’nsuz kendi bedenini inkâr eder, kimi yeni bir güne açılan güneşi ışıktan bir kırbaç beller. Dilin, sözcüklerini kaybettiği anlardır. Sussan da konuşsan da dil sana istediğini vermez, hissettiğini bildirmez. Kaçağını daha fazla saklayamayan bir orman gibi ele verirsin kendini. Tabiat, her sırrı gerektiği kadar saklar. Tabiat, ayırdığı gibi birleştirmeyi de bilir. Bir bakarsın, yine hayatın kucağındasın. Didik didik etsen de zihnini, görürsün ki anılar her seferinde yeni bir ayrıntı kaybeder ve sen bu azalmayla yükünü taşımaya alışırsın. Ama aşkı, istesen de, yaramaz bir çocuğun kulağını çekip kapı önüne koyarcasına kalbinin kapısından dışarı koyamazsın.” 

6. Mektup:
          “Yere inen sis yüzünden ağaçların havalanmış gibi göründüğü, zamanın ‘bir varmış bir yokmuş’ diye başlayan masallardaki gibi belirsiz olduğu bir anda rastladım bir periye. Sanki bu dünyaya insanlarla iletişim kurmaya değil; bitkilerle sevişmeye, kurumuş yaprakları ölüye saygı gereği toplamaya, coşkun akan suların derdine kulak verip onları sakinleştirmeye, iyileşmekte olan ağaçlarda çıkan yumruları okşamaya, kelebeklerle birlikte ânı yüceltmeye gelmişti. Hiç çizilmemiş haritalara ilham olacak güzellikteki kara topraktan yoğrulmuş teni, binlerce ışık yılı uzağımdaymışçasına ulaşılmaz görünüyordu. O gerçekse, kendimi gerçeğe teslim etmek değil, gerçeği teslim almak istiyordum. Hiçbir çiçek yoktur ki o ana kadar bende sahip olma isteği uyandırmış olsun. Sihrini kaybedecek ve insani bir şeye dönüşecek diye boşa bekledim, ona yaklaşmak için. O gün olmadı.

Sonraki günlerde de, onu sabahın erken saatlerinde, mühendis olarak atandığım Karayolları Şubesi’nin yanındaki ormanlık alanda görür oldum. Kulaklarımda “Git, konuş” diye çınlayan sesi itip dursam da nafileydi; ben susturmaya çalıştıkça, ses daha çok çıkıyordu. Hayatın anlamını, teneke sobanın yoldaşlık ettiği evimin kireç badanalı taş duvarları bana söyleyecek değildi; orman ise periyle birlikte benim için bir manzara olmanın ötesine geçmiş, bana gerçeği fısıldayacakmışçasına beni kendisine çağırır olmuştu. Kafamdaki bu sese sadece birkaç gün daha karşı koyabildim ve attım kendimi yeşilin kollarına.

Başının arkasından gevşek bir şekilde bağlanmış yemenisinin sarı oyalarıyla ahenk oluştururcasına, mor renkte bir bitki topluyordu. Uzaktan seçemesem de, daha önceden gördüğüm bir bitki değildi. Konuyu bitkiden açma hayalim de böylece suya düşmüştü. Yeni bir mevzu peşindeydim ki aramızda sadece birkaç adımlık mesafe olan peri bana dönüp “likapa” dedi. Hem şaşırmış hem de ne dediğini anlamamış yüz ifadem karşısında gülümseyerek “yabanmersini de derler” diye ekledi. Sanki tarafımca izlendiğinin, ona sormak istediklerim olduğunun ama sözün neresinden tutacağımı bir türlü bilemediğimin farkındaymışçasına söze devam etti. “Mavi yemiş pek çekingendir; zor bulunur ve saklanmayı sever”. Teşvik edici yaklaşımı beni rahatlattığından söze girecek cesareti buldum kendimde: “Neden topluyorsunuz? Yani, böyle sabah sabah erkenden... her gün...” Ah! Onu izlediğimi belli etmiştim işte. O rahatlatan gülümsemesiyle esmer yüzünü iyice aydınlatarak “Hassas bir meyvedir. Çabuk bozulur ve taze taze yenmesi gerekir. Sabah topluyorum ki öğlen olmadan hale yetiştireyim” dedi. Ve bana avucunu uzatarak ikram etti. Yemişten ziyade ince bileklerinden deniz misali akan damarlarının alev mavisine kaçtı bakışlarım; hayat, bu damarlardan akıyordu. İzleyeceğim yolu bulmuştum.”

7. Mektup:
           “İş neredeyse, onlar oradaydı. Perinin gezmişliği benden çoktu da bir kez atlas okumuşluğu yoktu. Okuma yazması olmadığını hiç çekinmeden söylerken, atlas ve haritaları çok sevdiğini eklemesi ise bir savunma veya bir eksiğini giderme çabası değildi. Köylerin, kasabaların, şehirlerin harita ve atlaslardaki şekline göre gidecekleri yer hakkında tahminlerde bulunduğunu öğrenmiştim. Bu şehrin haritaya düşen gölgesini de kaleme benzettiğini söyleyince, “belki de okuma-yazmayı öğreneceğin yer burasıdır” demiştim, istemeden de olsa yukarıdan bakan bir aydın kisvesine bürünüp. “Tabiatın bildiği, yazıya gelmez” diyerek bana haddimi ne de bilgece bildirmişti. Göçebe ruhlu, yurt bilmez bu kadını kendi sistematik döngüme yamamak değildi niyetim. Bir ağaç olsam, o uçup gidecek bir kırlangıç olurdu. Bir çiçek olsam, o konup geçecek bir kelebek olurdu. Bir nehir olsam, o denize karışacak bir damla olurdu. Ama ben bir insan oldum ve ona evlenme teklif ettim. “Neden?” diye sordu. Neden aramızdaki güzel olan her şeyi bozmak istiyorsun edasıyla sordu. Sanki dünyanın en zor sorusuydu. Susmak bana yanıtlamaktan daha çok yakışacaktı.

Ama sonra bir can oldu. Henüz hiç geçmediği acıların tipisinde yolları kapanmamış bir yüzün gülüşüne tanık olma şansı doğdu. Evlenmek de o zaman gerçeği kollayan bir ihtimal oldu. Çocuğumuz doğdu. Göbek bağı bahçıvan makasıyla kesilmiş olacak ki bir çiçek gibi açtı. Biz de bir çiçekmişçesine üstüne titredik. Karda üşümesin, güneşte solmasın diye uğraştık. Biz üzerine titredikçe, rüzgârdaki yaprak gibi yüreğimizi titretti... Ve sonunda bizi terk etti.”

8. Mektup:
          “Öyküsü anlatılmadık ne kaldı, ölümden başka? Yaşamakta olanların ölüme dair söyleyecekleri ne olabilir, acıdan başka. Çünkü ölene, ölümün nasıl birşey olduğunu sorma şansımız hiç olmadı. Yaşayanın ölümünü bildik biz. Ölenle, yaşarken ölmeyi bildik. Evlat acısını bildik. Çivilerle ayrılığın çarmıhına gerilmeyi bildik. Ama bildiklerimizle birlikte yaşamayı bilemedik. Evladımızla birlikte perinin sözcüklerinin cenazesini de kaldırdık. İçindeki lamba kısılmışçasına, perinin gözünün ışığı söndü. Peri bir ağıt olarak yakıyordu sevgisini. Bir çocuk cesedi çıra olup tutuşturmuştu evimizi. Geriye kalan yokluktan, periyi sarıp sarmalamayıp yetecek kadar kumaş çıkmadı. Çok üşüdü peri, mezar taşından farksızdı bedeni ve beni bırakıp ormanın derinliklerinde yitip gitti. Evlenirken babası ona ‘Uzun kuyruklu bir yıldız oldun, sakın kayma’ demişti, oysa.

Belirsizliğin göğünde çakan bir şimşektir anı. Şimşeğin kendisi değil, kendisine maruz kalan insanı ne kadar aydınlattığı, hatta yaktığıdır önemli olan. Anı anı biriken geçmiş, yokluğun yani yok olan zamanın savunusudur. Dönemediğimiz geçmişte en az bir parçamız kaldığından, bu bölünmüşlükten şimdiye dair bir anlam yaratırız. Sözün hiçbir şeyi çözmeyeceği bir yere vardıysak da, gideriz. Bana her şeyi bırakıp gidebilme cesaretini o verdi.”


Sonra Aziz Abi, benden de gitti. Ondan başka mektup almadım. Son mektubunu almamın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti, gazetede o habere denk geldiğimde. Gazetenin laylaylom olaylara yer veren hafta sonu ekinde, dilsiz bir adamdan ve seyyar oyuncakçısından bahsediliyordu. Çeşit çeşit oyuncakla dolu, tezgâhtan bozma oyuncak bir araba süren adam, köy köy, mahalle mahalle, bucak bucak, il il dolaşarak yoksul çocukların oyuncak oynamasını sağlıyordu. Ama bu oyuncakları çocuklara hediye etmiyor veya satmıyordu. Çocuklar, sahip olmayacak, paylaşacaktı. Gazetedeki küçük fotoğrafta zar zor seçilen yüzünü görür görmez, onu Aziz Abi’ye benzetmiş ve epey heyecanlanmıştım. Ama dilsiz olması, bu ihtimali biraz zayıflatıyordu. Fotoğrafa yüzümü iyice yaklaştırıncaysa, oyuncak arabanın üzerinde yazan ismi gördüm: Peri Oyunu.



Borç



Tuğba bu yıl derslerine çok çalışacaktı. Geçen seneki gibi karnesinde kırık getirirse, babası Terzi Hatice’nin yanına kalfa olarak vereceğini söylemişti. Okuldan alıp almayacağını belirtmemişti ama almasa da ders çalışmasına vakit kalmazdı zaten. Hâlbuki, o, bedenlere kıyafet dikmek değil, bedenleri muayene etmek istiyordu. Doktor olacaktı.

Sıra arkadaşı Yağmur’un babası doktordu. Tuğba bir gün derste o kadar çok öksürmüştü ki öğretmenleri Aysel “Arkadaşlarına mikrop saçıyorsun. Mutlaka doktora görün.” diye azarlamıştı onu. Tuğba ise hiçbir şey diyememiş, boynunu büküp kalmıştı. Sanki bilmiyor muydu, inşaat işçisi babasının onu okula bile zar zor gönderdiğini? O çok öksürdüğü gün, son ders zili çalınca Yağmur Tuğba’ya “Benim babam doktor. İstersen seni bir muayene etsin” demişti. “Muayene” kelimesini de ilk kez o zaman duymuş ve öğrenmişti. Tuğba’nın gölgeli bakışlarını gören Yağmur onun elinden tutunca, gülümseyivermişti hemen Tuğba. Yağmur’u almaya özel bir araç geliyordu. Tuğba çekinerek bindiği arabanın koltuğuna oturunca “Oh” demiş, Yağmur ne olduğunu sorarcasına Tuğba’ya baktığında yüzü kızaran Tuğba söyleyememişti, o koltuğun evdeki döşeğinden çok daha yumuşak olduğunu. Bunun yerine, yine gülümsemişti. Her yoksul çocuk gibi Tuğba da susmayı ve çoğu soruya cevap vermek yerine gülümsemeyi iyi bilirdi. İçine ata ata da erkenden olgun bir ifade kazanırdı bu çocukların yüzleri.

Yağmur’un babası Tuğba’yı muayene etmiş, alt kattaki eczaneden bir öksürük şurubu getirtip ona vermişti. Her akşam tok karnına iki kaşık alacak ve şişe bittikten sonra öksürüğü geçmediyse tekrar gelecekti. Aile dışı günlük ilişkilerinde sadece “teşekkür etmek” ve “özür dilemek” için dudaklarını oynatan Tuğba, bu kez ilki için dudaklarını oynatarak muayenehaneden ayrılırken, beyazlıktan ve temizlikten parlayan bu yerden gözünü alamamıştı. Hafta sonları tuvaleti ve banyoyu sürterdi Tuğba, o ufacık elleri çamaşır suyundan cayır cayır yanıp kızarana dek; yine de, böyle pak yapamazdı o eskimiş taşları. İşte Tuğba o gün, bu muayenehane gibi parlak ve temiz bir gelecek düşlemiş ve büyüyünce doktor olmaya karar vermişti.

İlkokul dördün ilk sınavı “Fen ve Teknoloji”, konu “Vücudumuz” idi. Tuğba çok çalışmıştı. Sınav günü geldi çattı. Sanki tıpta uzmanlık sınavına giriyordu. Sanki doktor olması bu sınava bağlıydı. Öğretmen kâğıtları dağıtır dağıtmaz iştahla başladı soruları cevaplamaya. On dakika geçti geçmemişti ki Yağmur, Tuğba’dan yana olan bacağıyla onu dürttü. Tuğba, Yağmur’un niye böyle yaptığını anlamamıştı. Yağmur tekrar daha sert bir şekilde dürtünce, istemsizce Yağmur’un yüzüne baktı Tuğba. Yağmur “Kâğıdını aç” demek için oynattı dudaklarını. Yağmur sınıfın en çalışkan öğrencisi olduğundan, Tuğba kulaklarına inanamayarak ama komutanının emrini yerine getiren bir er gibi, kâğıdını sorgusuz sualsiz hemen açtı.

Aradan bir hafta geçmişti, öğretmen sonuçları açıklayacaktı. Tuğba heyecandan ölmek üzereydi. İlk kez “pekiyi” bekliyordu. Bu dersten alacağı pekiyi, doktor olmasının garantisi gibi bir şeydi gözünde. Öğretmen, numara sırasına göre sırasında oturan herkesi ayağa kaldırıyordu. 672 Tuğba, daha numarası söylenmeden ayakta hazıroldaydı. Öğretmen “Sıfır” dedi. “Bir daha kopya çekme” diye ekledi. Tuğba kıpkırmızı kesildi. Gözü Yağmur’a kaydı. Yağmur ondan tarafa bakmıyordu. Belki de bakamıyordu. Anlamadı. Ama Yağmur “tam not” almıştı. 

Beşinci sene o sınıfta 672 numaralı bir öğrenci olmadı.



Yüzsüz



Kendinizi anlıyor musunuz? Anlıyorsanız, siz de bir insan olduğunuza göre, insan denen mahlukatı anladığınızı söyleyebilir miyiz? İnsanın içindeki boşluğu neye yoruyorsunuz? İçine ne düşse ses çıkartıyor; bazısında gong sesi gibi haşmetliyken, bazısının sadece bir bozuk para kadar ses çıkarmasını neye bağlıyorsunuz? Yüze ifadesini veren ruh denen bilinmez midir? Diyelim öyledir; kaşları çatık gezenin ruhu karanlıktır da, hep güleninki pek mi aydınlıktır? İnsanın en tabii hâli, kendinin bile bil(e)mediği hâli olmasın? Kendisi bile bilemediğinden müdahale edemediği, ne kendisinin ne toplumun hamur gibi şekil vermesine imkân tanımadığı hâli, yani.

Hayatımı sorularla tıka basa doldurmuşken, kendimi bu sorularla yiyip bitirmelere doyamazken, her acı deneyimimle bu sorulara verdiğim yanıtların tadı değişip hayatım bambaşka bir yemeğe dönüşürken, keskin tek bir baharat hâkimdi hepsine de: Tatminsizlik. Doymuyordum. Üstelik, her şeyden korkuyordum ve üzerine gidilecek bunca korkumun olması da hayatımı heyecanlı, beni ise cesur kılıyordu. Korkak yaşama cesaretimden eylem topları yapıp hayat kazanına attım. Hamdım, yanıyordum, pişecektim.

Evde olmanın verdiği o sıcak konfordan hem vazgeçemeyen hem de her fırsatta kendini dışarı atmanın yollarını arayan ev kedileri gibi karşıma çıkan hiçbir fırsatı kaçırmadım. Çeşitli kulüpler, etkinlikler, şehirler, ülkeler, insanlar derken girmediğim delik kalmadı. Öfke dolu bir şekilde dünyanın yakasına yapışmak yerine kibar kibar abanıyordum arkadan; demek tutup koparmak dedikleri böyle bir şeydi. Gökyüzü denen sonsuz kafesten kaçış yoktu ama sınırları zorlamakta bir kabahat de yoktu.

Ancak, bir gün geldi, ben düştüm. Ne toprağa, ne denize, ne içime. Yüzüme düş’tüm. Yüzler ilk ne zaman yok olmaya başladı hatırlayamıyorum. Hani biyoloji dersinde, kurbağanın içinde bulunduğu su dolu kabın yavaşça ısıtıldığı ve hayvanın çevresindeki değişiklikleri algılayamadan haşlanıp öldüğü bir deney vardır. Ben de bu kurbağa gibi ne olup bittiğini anlayamadan, kaybettim tüm yüzleri. İlk belirtileri hiç ciddiye almamış, hatta kendime eğlence yapmıştım. Sokakta yürürken eski bir arkadaşı gördüğümü sanıp ona selam verdiğimde yüzünde peyda olan şaşkın ifadeden onun sandığım kişi olmadığını anlayınca paniklemekten ziyade, yanımdan geçip gidenlerin hangi eski okul arkadaşıma, şarkıcıya veya film yıldızına benzediğini bulmaya çalışarak kendi kendime neşelendim. Olur da sokakta biri bana bir şey soracak olursa, onun kime benzediğini düşünürken bana sorulanı dinleyemiyor, sadece karşımdakinin yüzünü inceleyebiliyordum. Muhtemelen soru soran kişi deli olduğuma kanâat getirip sorusunu sorabileceği başka birini aramaya koyulduğundaysa, ben orada donakalıyor, en az bir on dakika o yüzü nereden hatırladığımı düşünüyordum. Bellek denen kanalizasyonun her türlü borusundan akarak geçiyordu o yüz, ben çıkarıncaya kadar. Bazen de hatırlayıncaya dek tüm gün.

Zamanla anılarımdaki yüzler kronolojik bir sırayla silinmeye başladı. İlk önce ilkokulda kalem kutusunu çöpe attığım kızın yüzü yok oldu. Sonra ortaokuldayken kopya çekmek için bana yoldaşlık yapan sıra arkadaşımın, favorilerimi kısa kestirmediğimde favorilerimden tutup yukarı çeken lise müdürümün, gizli alkolik olduğundan bira karşılığı geç girişlerimizi görmezden gelen üniversitedeki yurt görevlisinin yüzleri. O yılların üzerinden kişisel bir yüzyıl geçtiğinden, yerimde kim olsa benzer bir hafıza kaybından dem vurabilirdi. Ne zaman ki âşık olduğum kadınların yüzleri silinmeye başladı, o zaman uyandım. İnsan onsuz yaşayamayacağını sanarak biricik nefes hakkından feragat edip intihar planı yapma cüretini gösterdiği, onun için duygusallıkta nam salmış şairlerle aşık atmaya kalkıştığı, yârın hayalinden geçemediğinden uyku yarlarından vazgeçtiği birinin yüzünü unutabilir miydi? Olaylar ve adlar belleğimden yüzsüz yüzsüz el sallarken hem de.

Eski yüzleri unutmamak için her akşam fotoğraf albümlerime bakıp durmam da, kafamı daha fazla allak bullak etmekten başka bir işe yaramadı. Hatırlamak için hatırlamayı istemek yetmiyordu. Yıllar yılı geçmişteki kötü anılarımı unutup yeni bir hayat ve yeni bir ben edinmek için çırpınıp duran ben, işte sonunda fotoğraflardaki kendi çocukluk ve gençlik hâllerimi bile tanıyamaz olmuştum.

Alışveriş yaptığım bakkalın, çöpümü verdiğim kapıcının ve ofis arkadaşlarımın yüzleri de değişip duruyordu. İnsanları ancak yürüyüşlerinden, kıyafetlerinden ve seslerinden tanıyabiliyordum. Kâbus acılığında bir karnavaldaydım. Bir gün palyaço makyajı yapıyordu herkes, başka bir gün uzak doğulu oluyor veya Afrikalı maskesi takıyordu.

Ve bir sabah aynaya baktığımda, yansımamda kendi yüzümü bulamadım. Sarışın ve mavi gözlüydüm. Bir saat sonra esmer ve kahverengi gözlü. Akşama uzun sakallarım vardı. Ertesi sabah sakallarım gitmiş, saçlarım uzamıştı. Bazen bir çocuk, bazen bir ihtiyar görür oldum aynada. Bukalemundan hallice bir şeydim ama neydim ben? Aklımı oynatmamak için bir çekiç alıp evdeki tüm aynaları kırdım.

Sokakta bunca yüz varken yüz tanımazlığım beni manen o kadar yoruyordu ki kafamı kaldırmadan yürümem kaçınılmazdı. İyi gidiyordum, ta ki o sesi duyana kadar. Kulaklarıma inanamadım; gözlerim yetmezmiş gibi kulaklarımın algılarıyla da oynanmış olabilir miydi? Kafamı kaldırıp bakmayacağıma dair kendime söz verdim ama o sesin ait olduğu bedeni takip etmekten kendimi alamadım. Yürümekle yollar değil ama sinirlerim aşınıyordu. Adam, bir çingeneden çiçek aldı. Belki de sevgilisiyle buluşacaktı. Her kimle buluşacaksa, buluşup bir yerde oturduklarında ne yapacaktım? Gidip yanlarına mı, yoksa yan masaya mı oturacaktım? Niye oturacaktım? Eninde sonunda yüzüne bakmam gerekmeyecek miydi? Ya zili falan çalıp bir apartmana girerse ne olacaktı? Ben bunları düşünürken adam adımlarını hızlandırmıştı. Ben de sıklaştırdım. Neyi beklersen o gerçek olmaz: Sevgilisiyle falan buluşmadı. Bir mezarlığa girip kuytu köşedeki bir mezarın önünde durdu. Toprağın üzerine çiçekleri bıraktı. Dayanamadım. Yaklaşıp yüzüne baktım. Sesimin sahibi, yüzümün de sahibiydi. Korkudan tir tir titrerken katlanan merakımla mezar taşına baktım. Adım yazıyordu.

1981-2013
İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,
bölünmüş bir hatırayım ben
dünyaya dağılan.

Mezar kadar buz kesmiştim ki bir başka mezar taşında daha adımı gördüm.

1981-1999
Kaç parçalık bir bütünüm ki ben,
her bir parçam birbirinden böylesi uzak.

Sonra bir başka mezar taşında daha.

1981-2037
İnsan ölürse acıdan ölür bir gün
kendine bir daha uğrayamadığından

Ve bir tanede daha.

1981-2025
Tam unutmaya alıştırmışken kendimi
Artık unutmak istemediğimi fark ettim.

Kabristandaki tüm mezarlarda benim adım yazıyordu. Farklı tarihlerde binlerce kez ölmüştüm ben.


*İtalik şeklinde yazılan mısralar Birhan Keskin'e aittir.