Uyanan Güzel

Hep aynı şeyleri yazıyorsun, dedi. Kendime ne zaman bıçak çeksem, ellerimin titrediğini bilmezmiş gibi. Hakkını veremiyor avuçlarım o bıçağı eline almışlığının. Ağzıma kalsa, anında bitirecek işi. Tanrı, ağzımızı ortasından öyle bir yarmış ki dudaklarımızdan söz değil kan dökülüyor. Sözü geri alamadığımızdan kanın lekesi de çıkmıyor. Bundan sekiz yıl önce tek bir söze satmıştım diğer tüm sözleri. Diğer sözlerle birlikte kendimi de satmışım şefkate. Şefkatin gölgesinde, huzurun serinliğinde uyuyakalmışım. Sekiz yıl uyuduktan sonra kendime uyandım ama tanıyamadım bu kez de kendimi.

Gerçek, insanın kendisine söylediği yalanların toplamı imiş. Göz gözü görmezken yalandan, hangi gerçekten güç alayım, nerelere sığınayım. Çok utanıyorum kendime ettiğimden, gitmek istiyorum bu şehirden. Bu şehirde tek başına ayakta kalmak bu kadar zor olmasaydı, ben de bu kadar çok hata yapmayacaktım. Bu şehirle alıp veremediğin ne var, diye sordu bana bir de. Bu şehrin benle alıp veremediği ne var? Bu şehri sevdim diye mi tüm bu olanlar? Neyi sevsem başıma yıkılıyor. Birinin de altından bir yanım ezilmeden kalkabilmiş olsam. Birkaç hücrem yanlarına kâr kalıyor hep. Bu hücreler, ya kalpten ya beyinden. Bazen bu nedenle bulamıyorum aklımı koyduğum yerde, bir yere takılıp kalıyor. Akıl bu, kendine uyar, dönemez de evine.

Öldürmeyen şey güçlendirir, dedi. Hep der bunu ölmeyi bilmeyenler. Keşke ben de beni öldüreni öldürebilsem. En azından, aynı ölü dilini konuşabileceğim biri olur çevremde. Ölüler birbiriyle konuşur da sanki. Her ölü, hayat dolu bir bedende yeniden doğmak ister. Demem o ki, ölü ölüden kaçar. Beni bana ikna edecek kendi aklımdan başka akıl kalmıyor geriye. Kendime hesap vermek de ne zor iş, kendim hesaptan anlamazken. Vicdan muhasebesi dersini geçemedim ben. Başkalarını affetmek için yaptığım işlemlerden tam not aldım. Kendimi affetmek için bir çizik olsun atamadım. Çiziklerim yerine kırıklarım oldu gönülden.

Geçtiğim yollardan geçmeyenlerin eleştirilerinde yitiyorum kendimi. Başkasının kaderi uzaktan hoş gelir, değil mi? Ağız diye bir şey ihsan edilmiştir. Aç-kapa anlatırsın derdini. Dinler ama umurunda değildir. Herkes derdini anlatsın, sonra gitsindir. Eve geç kalmak istemez hiç kimse. İzlenecek diziler vardır, yıkanacak bulaşıklar, sevişilecek bedenler, uyutulacak çocuklar, kahkaha atılacak muhabbetler. Kırılgan mıyım ben? Yoksa, kibir mi bu? Akortsuz atıyor kalbim. Ama çok sevmişim. Dünyanın dibi olsa, elbet vuracaktım. Bunun yerine, başımı taştan taşa vurdum. Ne haddine senin sevmek, pis uyumsuz. Ünlem bile koydurmuyor kendini şu cümlenin sonuna. En sıra dışı adamda bile sezdim; yerip durduğu dünyaya uyum sağlama, tek başına geçmeyi becerememekten korktuğu uyum köprüsünden onu elinden tutup geçirecek ortalamanın biraz üstünde ama yine de sıradan bir kadın bulma, çoluk çocuğa karışma, mutlu bir son edinme, huzurun ve şefkatin esiri olma arzusunu.

Kendimi, uyumlu olmaya layık görecek kadar sevemedim belki de. Çok midem bulanıyor insan olmaktan. Söz denilen hep kusmuk. Yoksa, kimsenin diğerine diyeceği bir şey yok. Kimse, acısını kakalayamaz zaten diğerine. Empati dedikleri, modern dünyanın zulmü örtme çabası. Kimin sevgisi güçlü ki, bir başkasının cehennemine inebilecek kadar
. İnsan benliği başkasının acısını geçirmez. Geçirse, böyle mi olurdu dünya? Böyle olmasa, bu dünyayı yıkmak istemezdim başınıza. İnsanlığın onda onu kaçmak olduğundan, yetişemiyorum da kafalarınızın hızına.


Takatim kalmadı. Kendime dar ettiğim şu dünyayı, geniş geniş yaşamak istiyorum artık. Gülmek, gezmek, dans etmek, geceden karanlık sözcüklerimin üzerine güneşi doğurmak istiyorum. Pimimi çekse o el, mutluluğa patlayacak bir bombayım. Öyle bir saçılacağım ki etrafa, erinçle dolacak tüm hastaneler. Ama bunun için bir omuzdan fazlasına ihtiyacım var. Şefkate indirgenmiş sevgilerin oyunu sonradan çıkıyor.

İnsan dışarıdan bakılınca görülmüyor. Sustuğum kadar eksik, konuştuğum kadar eğretiyim. Her şeyi baştan anlatmam lazım ama yazının değil de dünyanın diline düşmekten çekindiğimden var bir sustuğum. Kustuğum da, emanet ona. Ve daha şimdiden, bir gün onu ağlatacağım diye çok korkuyorum. O hali işime yaramaz çünkü ve ansiklopedi kalınlığında bir 30 yıl hikâyesini birine en baştan anlatamayacak kadar da yoruldum. Siyah-beyaz bir Türk filmi izlercesine dinliyor beni; arada gözleri doluyor, yüzü düşüyor. Bu h
âlini görmemek için gözlüğümü çıkarıyorum onun yanında. Geçen gün “Bu yaşa kadar bunca yükle gelebildiğine göre ne kadar güçlü olduğunun farkında değil misin?” dedi. “Ne fark eder” dedim, sanki böyle olunca daha mı az acı çekiyorum. “Geçecek” diyor. Nasıl bu kadar emin konuşabiliyor?

Aynı şeyi düşüne düşüne aşındırmışım aklımı. Motor yanmış bir kere; yağ eksilten bir araba gibi beyinden hücreleri eksiltmece. Bu akılla yola çıkılmayacağını da bilemedim, bu akılla. Hâkim beye çıksam diyorum bir de. Şikâyetim var, diyeceğim. Çocukken, akıl yaramazlığa erince, veririz diye korkuttuğunuz polisler nerede? Jandarma da mı yok? Bileklerim incedir; tutamaz da tutunulmaz da. Aklımı yerinde tutamayan şu bileklere dar bir kelepçe bulunamaz mı? Vicdanım kaçıncı dereceden bilsem, insanlığa atamamı isteyeceğim. İnsanlık tarihine not düşmek istiyorum kendimi. Adım Nefise, soyadım Nefis. Ve kendine yalancı bu kimliğimin sayısız nüshası yurdun dört bir yanındaki mahkeme duvarlarına asılmış. "Aklı her şeyden üstün sanıp o akla güvenerek hata üstüne hata yapan, sonra bu hataların farkına varan ama hatalarını düzeltmek için de o hataları yapmasına neden olan akla güvenmesi gerektiğini bildiğinden aklını boşamak için vicdan mahkemesine veren" olarak sorarsanız, hemen tanırlar beni.
 

Aklımın yoldan çıkmasında ve vicdanımın anasını bellememde emeği geçen herkese saygılarımı sunarak sorarım, tanıdığınız bir boşanma avukatı var mı?