Kavram kargaşasında tarafsız kalınca ilk kurşun bana sıkıldı

Kardeşimin gönlünden bir eleştiri koptu bana bugün: Her şey hakkında ahkamseverken bu kadar sen, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlama(ma)ları hakkında niye bir çift söz bile etmiyorsun? Söylenecek her şey söylenmiş, aynı şeyi bir de benim ifade etmemin ne faydası olacak, dedim. Sonra o gitti, ben kaldım, huzur bulmaz düşüncülerimle baş başa. Saldım aklımı çayıra, mevlam kayıra.

Bir süredir en muhalifinden en anaakımına kadar herkes aynı şeyleri söylüyor gibi geliyor. Sözcük seçerken gösterilen özen, düşünürken gösterilmiyor sanki. Sözcüklerin bu kadar hor ve kayıtsız kullanılmasından bir rahatsızlık büyüttüm kendime. Sürekli yazmak ve düşünmek arasındaki iletişim kopukluğuna takılıyor aklım ve bu nasıl bir ironidir ki, aklımın ayağı takıldıkça, kollara kuvvet diyor ve daha çok yazıyorum. Yine de, sözün dünya karşısındaki boşunalığını ispatlama çabasından öteye geçemiyorum. Konuşmaya karşı sessizliği savunabilmek için de sesli değil yazılı düşünüyorum.

Kiminle konuşsam ve tek başına zapt edemediğim fikirlerimden bir kuple ikram etsem kendisine, bir Selim Işık’tan bile daha hayat beceriksizi bir yaşam formunun beni çoktan ele geçirdiğini hissetmeme neden oluyor, her bir arkadaşımın aynı mealdeki cümlesi: Psikiyatriste git. Yok diyorum, ben müzik dinliyorum. Bir doz sakinleştiricinin, bilmem kaç doz alınan müzikten daha etkili olacağını savunuyorlar. Direnmek için yazıyorum. Özgürlüğüme değilse de, özgürlük yanılsamama müdahale edilmesini istemiyorum. Kendini kandırma özgürlüğünün süslü krallığındaki saltanatımdan memnunum.

Özgürlükle ilgili olarak, vaktiyle, şu ankinden artı eksi karışık bir kafayla yaptığım şu karalama hafızamın derinliklerinden yüzeye kulaç atıyor: "Sanmıyorum ki ölümsüzlük ve özgürlük arasında yapılacak bir seçimde ikinciyi seçenler çok olsun. Özgürlüğün imkânsızlığı; insanın itaate, bağlanmaya ve aidiyete meylinden, bir anlamda zihin yapısının totaliter oluşundan kaynaklanıyor gibi. Mesela, kendini muhalif ilan eden hareketler bile belirli seçimler üzerinden var oluyor. Seçim yapınca, taraf oluyor. Taraf olunca, standartlaşma ortaya çıkıyor. Özgürlük diye girilen yolda, yine kalıplar ve sınırlar elde edilmiş oluyor. Ancak, özgürlük, sonsuz seçimi ve dolaylı olarak sonsuz deneyimi ve düşünceyi içeren bir şeymiş gibi geliyor bana."

Ölümsüzlük değil sonsuzluk vaadiyle kandıracağım kendimi ama kendimi nereye koyduğumu bir türlü bulamıyorum. Halil Cibran’ın Yalnız bir kez dilsiz kaldım, biri bana, "kimsin sen?" diye sorduğu zaman cümlesi yardımıma yetişse de, şüpheyle yaklaşıyorum bu belirsizliğe ve gözüm tutmuyor onu ilk başta. Kavram içinde yüzerken kendimi şu kıyıya vurmuş buluyorum: Herkes en çok kendine haklı, bu yüzden herkes en çok kendine hatalı. Her şey zıddıyla var diye, bu en çok’lara en az ile karşılık veriyorum. Herkes sözünü de en az kendinden sakınmalı.

Sonra nesrin denizinden çıkıp daha tehlikeli sulara dalıyorum: Boy verip duruyorum şiirde, anlama batıp çıkamamaktan korkuyorum içten içe. Bilsem de bir ölüm kalmış özü sözü bir, yaşamaktaki cahil cesaretimle, şu şiiri araf ediniyorum kendime:

Uyanmış kalmışım, nasıl bir şey bu
Toprağa baktım, yerinde yoktu;
Şiirden aşağıya attım kendimi
Düşerken düşündüm, ölmesem mi?


*İtalik şeklinde yazılan dizeler İbrahim Tenekeci'ye aittir.