Yazmaya mı azmaya mı gelmiştiniz? Buyurun, bir kaz bir de saz.


Piyasa olma hâlini eleştirme güdüsüyle kalem kullanan bir yazarın piyasa olabilmek adına verdiği ödünlere değinen bir yazıda, aforizmalarıyla birtakım sanal ortamlarda nam salmış bir yazar geçimlinin hırsızlığını yaptığı bir cümleye denk gelmem ironik oldu. Aforizmalar üzerinden edebiyat yapılamayacağı gerçeği yüzümüze karşı kıs kıs ve arkamızdan kahkahalarla güle dursun; kimsenin hislerin ve kelimelerin sahibi olamayacağını biliyoruz ve yine de, böylesi bir lokmayı yutmuyoruz.

Bazıları kendisine piyasada yer edinip yükseldikçe erdemlerini yitiriyor. Erdemli olma niteliğini sandığa kaldırıyor ve “en gerçeği ben söyledim” edasıyla tanrısal bir zekâya adaylığını koyuyor. Ne tanrısı! Çocuk aslında; sırf eli kalem tuttuğundan, bir çocuk gibi tutturmasıyla: “O yazıyorsa, ben de yazarım. Onun kitabı var, benim yok, banane.” Kendi fikirlerine böylesi değer yükleyip kendini bu kadar yüksekte görüyorsun ama gerçek en aşağılarda bir yerde ve sen de giderek uzaklaşıyorsun ondan, demek isterdim böylesine.

Her çalışan, bir beyin pazarında. Sanatçı bundan bağımsız değil. Düzeni eleştirmek için sanat üzerinden gitmesi, onu bu çemberin dışında tutmaya yetmiyor. Belki de, bu tiksintiyle daha da eleştiriyor mevcut düzeni. Ama “anne bak ben yazar oldum” diyenin de, “baba ben yazar olacağım” diyenin de, hâlâ sayfasında kaç kişi okumuş sayaçları, hâlâ sayfasında şu kadar izleyenim var fotoları. Zaten, kâğıda dökülen her yazı bir kitap adayıyken, istisnasız her kitap da bir meta. Türkiye'nin kitap üretimiyle tüketimi arasındaki uçurumu bir de buradan okumalı.

En muhalif duruş bile, yer yer, bir danışıklı dövüş barındırıyorken, egemen dili yeniden üretirim çekincesiyle, yazmak ile arama mesafe koyduğum anlar oluyor. “Benim fikrim, ben söyledim, ben buldum” alt metinlerinde saklanan şişkin egolara karşı iyelik zamirlerini ve eklerini hayatımdan uzak tutmaya çabalasam da, noktalama işaretlerinin önünde ben de hemen şapkamı çıkarıveriyorum. Her bir işaret, her bir imge insanı gerçekten daha da koparmaya yarıyorken, hem de. Bakın tarihe. Az ama uz yaşamadı mı insan ilkelliğinde? Modern zamanın icadı “insanları seviyorum”, “umut var” benzeri söylemlerle yazım yollarını aşındıra dursun onca yazar, sevgisizlik de hoşgörüsüzlük de uçsuz bucaksız bir inatla artarak kazınmaya devam ediyor kalplere. Bu tür bir iyimserliği, küstah bulmam da bundan. Gerçekle yolu kesişmeyen hiçbir umudu çıkınıma koymuyorum artık.

… ısrarlı kendilik arayışının, sert eleştirilerinin, çilekeşliğe yatkınlığının ne kadarının adaletsizliğe yöneltilen isyanı, ne kadarının hırçın bir kişiliği, ne kadarının nefsi bastırma isteğini, ne kadarının diğerkâmlığı, ne kadarının gözden uzak kalmışlığın getirdiği incinmişliği, ne kadarının iki yüzlü bir topluma beslenen hıncı, ne kadarının şen, neşeli, bilgece bir kayıtsızlığa ulaşma çabasını, ne kadarının değerli olanı savunma, sahiciyi yeniden tutuşturma isteğini yansıttığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Ama iyi yapıtı diğerlerinden ayırma imkânımız her zaman var.*

Kâğıda kaleme düşkünlüğün artmasının arkasında ise tek bir hakikat selamlıyor insanı: Tatminsizlik. Modern dünyanın sunduğu onca lükse, yarattığı onca keyfe rağmen boğuluyor insan onca seçimin tek çıkışı olan seçimsizlikte. O kadar çok meta var ki hiçbiri artık insanı doyurmuyor; doğrudan kendisi bir meta olmak istiyor. Her birimiz, "rahatı kaçan ağaç" gibiyiz. "Nereye gidelim, sıkıntımızdan" diyor ve kâğıda, kaleme, kitaba yürüyoruz.**


* Bu paragraf Nurdan Gürbilek'e aittir.
** Bu mısralar, İbrahim Tenekeci'ye aittir.

Kerameti Kendinden Menkul Naifce Dilekler

http://fizy.com/#s/185wdr

Gözlerimi kedi miyavına açıyorum her sabah. Bir sabah da bir kedi benim çay isteğime açsın istiyorum gözlerini.

Güller ilan-ı aşk için kullanılmasın istiyorum. Babası oje sürmesine izin vermeyen kız çocuklarının gülleri koparıp koparıp çakma oje yapması kadar zalimce bu da.

Meyvenin yenilmek için kabuğunun soyulmasına ihtiyacı yok, nasıl bir insanı sevmek için kıyafetinin çıkarılmasına gerek yoksa.

Bir arkadaşın “bakalım bilebilecek mi” diye kobay faresi olarak beni kullandığı fal baktırma deneyinde, elde edilen sonucun “koyu renk saçlı koyu renk gözlü başka bir kız var hayatında” olması yine de bir elem kaynağı benim için. Hani fala inanmayacaktık.

Beni sevindirmek, sabah kalkmaktan daha zor değil. Karaköy’e kahveye veya Piyer Loti’ye çaya çağırsın mesela beni, günün en güzel saatleri bunlar’da.

Kız çocuklarının oyuncak araba merakı kadar oğlan çocuklarının oyuncak bebek merakı da giderilsin diyorum. Yine de favorim kuklalar. Kuklalar, çocuklukta kalsın; geleceğe taşınmasın.

Müslüman mahallesinde bir Noel Baba, Hristiyan mahallesinde bir Nasreddin Hoca istiyorum. Çocuklar, gülümsemelerini din süzgecinden geçirmez nasılsa.

Kedi köpek kadar ehemmiyet verilsin istiyorum karıncaların, sineklerin, hamamböceklerinin hayatlarına da. Bizdeki nefes onlarda da var, bize ulaşmasa da.


Köydeki gibi kabakları ipe dizip kurutmak istiyorum, kış ayına. Yeniden belirli günler ve haftalar kitabına girer umuduyla, saklayacağım yerli malı haftasına.

Tarifini bildiğim yemekleri yapmak eğlenceli değil. Yeni tatlar bulmaya hevesli bir damak arkadaşı fena olmayabilir. Rakıyı kolayla karıştırmaya, nesquikle acılı ezmeyi baş göz etmeye bir meyil.

Adalet sözcüğündeki “let” hecesinin tek başına bir kelime olarak “yoksulluk” anlamına geldiğini bilen en az bir avukat istiyorum. Bir başkasının acısında kendi güçsüzlüğünü görebilecek cinsten, tüm ezilenleri savunmaya.

Sarhoş olmadan da gülünç duruma düşmeyi isterken, göze almak değil meydan okumak kafasında bir arkadaş istiyorum.

İsim-şehir-hayvan niyetine şarkı-şiir-film oynayalım istiyorum. Umut'un "U"su ile ben başlıyorum: Uzun İnce Bir Yoldayım-Ulu Orta-Uzak.

Çok istersek olur diye duydum.

(Clann Zú’dan “Hope this day” ile devam)