Dünyevi Meseleler


Eşya
Eşyalar arkamdan iş çeviriyor gibi. Almadığım sorumluluklar yüklüyorlar bedenime. Çay içmek için mesela… Ayaklarımın kendilerini kaldırıp mutfağa götürmeleri gerekiyor. Nöbeti ellerime devrediyorlar sonra. Bazı dolap kapakları açılacak, çeşitli kutuya, kavanoza dokunularak el yordamıyla çay bulunacak ve bir kısmı çaydanlığa dökülecek. Çay kendi kendine kaynasa bile, el vermeni bekliyor; demlenecek. Sadece çay içecektim halbuki. Bu yüzden bazı geceler erken uyuyorum. Çay koymama izin vermiyor bedenim. Bir de, bu çaydanlık kireç tutuyor zamanla, utanmadan. Ya ben sana, seni temizleyeceğim diye söz mü verdim? Çaydanlık değil insan sanki. Boğul kirecinde!

Eşya karşısında ağır bir yenilgi içindeyim.


Mekân
Mekâna sıkışmışım. Nasıl hükmedeceksem bu halimle zamana. Çıktığım yol, yol mu ki, aynı mekâna dönüp duruyorsam? Bastığım akbil bile aynı sesi çıkarmaktan sıkılmış da, ben hala vapura binip martılara simit atınca daha bir özgür olduğumu sanıyorum. Elektrik direği gibiyim; bir akım taşıyorum ama yerimde saya saya. Okullar, hastaneler, devlet daireleri, AVM’ler, plazalar dönüşmüyor hiçbir yeni şeye, hiçbir eylemimde.

Ev ise hastalık gibi. Ağır havası eziyor tenimi. Kurdeşen döküyorum, her bir metrekaresinde. Şu karyola gıcırdamasa, şu pencere tam kapansa, kapının arkasındaki şu askı düşüp durmasa, musluk akıtmasa, avize lambasını patlatıp durmasa, yine sevinemem evde olduğuma. Her lamba, gölge için var. Her aydınlık, karaltı için var. Her pencere, kapanmak için var. Her oda, sınırlar için var. Evde olunca, musluktan akan bir su damlası bile yetiyor boğulmama.

Gitmek, yolun kendisi. Varılacak bir mekân değil, zaman gerekli.

Dil
Sessizliği dinleyeyim diyorum ama hep hışır hışır bir ses kulağımda. Kendisini sessizlikten türetmek isteyen bir hayat var. Üzerime atılmış, zorla giydirilmiş ve sonra da dar gelmiş elbise gibi duran hayatımın aksine. Elime avucuma birkaç kavram tutuşturulmuş, bunlarla kendine bir hayat alırsın denmiş hakikatini inkâr edercesine. Halbuki, sessizliği kafasından tutup bir silkelesem, bu hışırtılardan bir sürü kelime dökülecek bit gibi. Kafalarını eze eze çıkardığım kanla yeni bir dil vücut bulacak; yokluk karşısında savunmasız kalmış ve acz içinde bir başkasının diline sığınmış eski kelimelerden ırak. Önceden çekindiğim mırıltılara, iniltilere, ritimlere kulak kesilecek ve yılların küfünden kararmış ve ağırlaşmış anlam yükümü boşaltacağım tez elden.