Tüm saatlerin ibresi kırılsa insana, nice olurdu insanın hali.

Kelimelerle aram iyidir, herkes kadar. Kelimelerle belleğimin arası ise hiç yok. Belleğim terkedilmiş bir şehir. Hâl böyle olunca, suskuma sarılıyorum. Zaten bir yazar niye anlatır? Kulağımı tersten tuttum; şöyle sorayım: Bir yazar neyi anlatır? Anlatılmaya değmez görüneni anlatır, anlamsızı anlamlı kılma umuduyla. İşe önce kendinden başlar; kendi içinden, kendi çelişkilerinden.

Mesela, ben. Her hücrem aslında bir duvar, sıkı örülmüş tuğlaları. Bu duvarları parçalayabilirsem ulaşacağım tözüme. Ama harcım kalımlı acıdan. Öyle bir yer etmiş ki lök gibi oturmuş. Bir yandan da diyorum, bunca acıya rağmen henüz intihar etmedim. Demek ki ya gerçek dışı bir umut besleyecek kadar korkak bir iyimserim ya da umursamayacak kadar kötü bir hedonistim.

İsmi lazım olmayan bir yazarın ismi lazım olmayan bir kitabının ismi lazım bir karakteri vardı: Biriciğini acılarının suyuna batırıp çıkarmaktan çekinen ve yalnızlığına ikinci bir kişiyi kabul etmeyen Gail. Gail’in toplum nazarında ortalamanın üzerinde bir aklı, güzelliği, hayatı ve onu çok seven bir sevgilisi vardı ama sonu intihar oldu. Çoğu okuyucu da onun bu kararına akıl erdirememiş. İşte siz bu yüzden intihar etmiyorsunuz, diyemedim. Namus, ahlak, kariyer, başarı, aile kurma isteği herkesin ön kabulü değildir, diyemedim. Aslında hiç bir çaba harcamadan da her şey olunabilir, diyemedim. Düzen ve garanticilik de ürkütücüdür, diyemedim. Vicdanını, düzenin sağladığı rahatlığın üzerinde tutan da var, diyemedim. Kelle hesabı yapmadan tek bir insan hem de tanımadığı tek bir insan zulüm gördü diye bütün dünyayı kendine dar eden de var, diyemedim. Ben bu vakte kadar pek bir şey diyemedim insanlara zaten.

Ama sayısız intihar mektubum var hâli hazırda, dillendirilmemişler ve bu bedende yaşam var oldukça dillendirilmeyecekler üzerine. Doğmamış bir yazarın ancak ölüm sonrası edinilebilecek külliyatı olarak bile değer taşımayabilirler. Ölüm, sahicidir oysa. Bir dudak payı kadar bile yanılgı bırakmaz. Yaşamak ise sizi yanıltabilir. Zaman sizinle bir oyuncak gibi oynayıp durur. Siz ilerlediğinizi sanırken, ya geride kalırsınız ya geride bırakırsınız.

Yavru bir karga gördüm geçenlerde. Yorulasıya kanat çırptığı halde havalanamadı. O esnada kendimi azarlamak dışında yapabileceğim daha çekici bir eylem olmadığından, seyre daldım yavruyu. Uzluksuzluğundan o kadar utanmış olacak ki bir havalandı pir havalandı. Gökyüzünde o kadar yükseldi ki kayboldu. Sonra düştü. Varlığımın her zamanki özgecil tepinmelerinden sonra kendime geldim. Usumu önüme kattım. İyi oldu dedim. Bu kadar yüksekten başka nasıl inecekti zaten.

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim canım insanlar. Oğuz Atay’ın onca afili ve hisli tümcesinin arasından en beğendiğim bu: Canım İnsanlar! Olmaz ya, alıntı yapacaksanız, Tutunmayanlar’da geçmiyor. Bari bu kez doğru alıntı yapın da okumamışlığınız ortaya çıkmasın. Ne çok şey söylüyor bilemezsiniz bu iki kelime. Fikir vermesi açısından bir sonraki tümceyi de ekleyeyim: Sonunda, bana, bunu da yaptınız.

Bakın yine beceremedim güzel şeylerden bahsetmeyi. Belki de size bir açıklama borçluyum ama dilinizin sınırları dahilinde değilim ki. Yapmak zorunda olduğum her açıklama, beni olduğumdan farklı gösterecek; bazen eksik bazen fazla. Yüklediğiniz anlamların karşılığı, dilimin ifade ettiği olmayacak muhtemelen. Donuk gülücüklerin çerçevelediği maskeli surat ve her şeyi bildiğini sanarak istediğine inanmaya hazır gizli hasım bakış sahipleri için hava hoş. Lakin kendimi olduğumdan farklı gösterme kötülüğünü kendime tekrar tekrar yapmamı beklemeyin, rica ederim. Yaram daha kabuk bile bağlamadı.

Susku hafiftir.
Söz ağırdır.
İnsanın payına dengeyi bulmak düşer.