Uyanan Güzel

Hep aynı şeyleri yazıyorsun, dedi. Kendime ne zaman bıçak çeksem, ellerimin titrediğini bilmezmiş gibi. Hakkını veremiyor avuçlarım o bıçağı eline almışlığının. Ağzıma kalsa, anında bitirecek işi. Tanrı, ağzımızı ortasından öyle bir yarmış ki dudaklarımızdan söz değil kan dökülüyor. Sözü geri alamadığımızdan kanın lekesi de çıkmıyor. Bundan sekiz yıl önce tek bir söze satmıştım diğer tüm sözleri. Diğer sözlerle birlikte kendimi de satmışım şefkate. Şefkatin gölgesinde, huzurun serinliğinde uyuyakalmışım. Sekiz yıl uyuduktan sonra kendime uyandım ama tanıyamadım bu kez de kendimi.

Gerçek, insanın kendisine söylediği yalanların toplamı imiş. Göz gözü görmezken yalandan, hangi gerçekten güç alayım, nerelere sığınayım. Çok utanıyorum kendime ettiğimden, gitmek istiyorum bu şehirden. Bu şehirde tek başına ayakta kalmak bu kadar zor olmasaydı, ben de bu kadar çok hata yapmayacaktım. Bu şehirle alıp veremediğin ne var, diye sordu bana bir de. Bu şehrin benle alıp veremediği ne var? Bu şehri sevdim diye mi tüm bu olanlar? Neyi sevsem başıma yıkılıyor. Birinin de altından bir yanım ezilmeden kalkabilmiş olsam. Birkaç hücrem yanlarına kâr kalıyor hep. Bu hücreler, ya kalpten ya beyinden. Bazen bu nedenle bulamıyorum aklımı koyduğum yerde, bir yere takılıp kalıyor. Akıl bu, kendine uyar, dönemez de evine.

Öldürmeyen şey güçlendirir, dedi. Hep der bunu ölmeyi bilmeyenler. Keşke ben de beni öldüreni öldürebilsem. En azından, aynı ölü dilini konuşabileceğim biri olur çevremde. Ölüler birbiriyle konuşur da sanki. Her ölü, hayat dolu bir bedende yeniden doğmak ister. Demem o ki, ölü ölüden kaçar. Beni bana ikna edecek kendi aklımdan başka akıl kalmıyor geriye. Kendime hesap vermek de ne zor iş, kendim hesaptan anlamazken. Vicdan muhasebesi dersini geçemedim ben. Başkalarını affetmek için yaptığım işlemlerden tam not aldım. Kendimi affetmek için bir çizik olsun atamadım. Çiziklerim yerine kırıklarım oldu gönülden.

Geçtiğim yollardan geçmeyenlerin eleştirilerinde yitiyorum kendimi. Başkasının kaderi uzaktan hoş gelir, değil mi? Ağız diye bir şey ihsan edilmiştir. Aç-kapa anlatırsın derdini. Dinler ama umurunda değildir. Herkes derdini anlatsın, sonra gitsindir. Eve geç kalmak istemez hiç kimse. İzlenecek diziler vardır, yıkanacak bulaşıklar, sevişilecek bedenler, uyutulacak çocuklar, kahkaha atılacak muhabbetler. Kırılgan mıyım ben? Yoksa, kibir mi bu? Akortsuz atıyor kalbim. Ama çok sevmişim. Dünyanın dibi olsa, elbet vuracaktım. Bunun yerine, başımı taştan taşa vurdum. Ne haddine senin sevmek, pis uyumsuz. Ünlem bile koydurmuyor kendini şu cümlenin sonuna. En sıra dışı adamda bile sezdim; yerip durduğu dünyaya uyum sağlama, tek başına geçmeyi becerememekten korktuğu uyum köprüsünden onu elinden tutup geçirecek ortalamanın biraz üstünde ama yine de sıradan bir kadın bulma, çoluk çocuğa karışma, mutlu bir son edinme, huzurun ve şefkatin esiri olma arzusunu.

Kendimi, uyumlu olmaya layık görecek kadar sevemedim belki de. Çok midem bulanıyor insan olmaktan. Söz denilen hep kusmuk. Yoksa, kimsenin diğerine diyeceği bir şey yok. Kimse, acısını kakalayamaz zaten diğerine. Empati dedikleri, modern dünyanın zulmü örtme çabası. Kimin sevgisi güçlü ki, bir başkasının cehennemine inebilecek kadar
. İnsan benliği başkasının acısını geçirmez. Geçirse, böyle mi olurdu dünya? Böyle olmasa, bu dünyayı yıkmak istemezdim başınıza. İnsanlığın onda onu kaçmak olduğundan, yetişemiyorum da kafalarınızın hızına.


Takatim kalmadı. Kendime dar ettiğim şu dünyayı, geniş geniş yaşamak istiyorum artık. Gülmek, gezmek, dans etmek, geceden karanlık sözcüklerimin üzerine güneşi doğurmak istiyorum. Pimimi çekse o el, mutluluğa patlayacak bir bombayım. Öyle bir saçılacağım ki etrafa, erinçle dolacak tüm hastaneler. Ama bunun için bir omuzdan fazlasına ihtiyacım var. Şefkate indirgenmiş sevgilerin oyunu sonradan çıkıyor.

İnsan dışarıdan bakılınca görülmüyor. Sustuğum kadar eksik, konuştuğum kadar eğretiyim. Her şeyi baştan anlatmam lazım ama yazının değil de dünyanın diline düşmekten çekindiğimden var bir sustuğum. Kustuğum da, emanet ona. Ve daha şimdiden, bir gün onu ağlatacağım diye çok korkuyorum. O hali işime yaramaz çünkü ve ansiklopedi kalınlığında bir 30 yıl hikâyesini birine en baştan anlatamayacak kadar da yoruldum. Siyah-beyaz bir Türk filmi izlercesine dinliyor beni; arada gözleri doluyor, yüzü düşüyor. Bu h
âlini görmemek için gözlüğümü çıkarıyorum onun yanında. Geçen gün “Bu yaşa kadar bunca yükle gelebildiğine göre ne kadar güçlü olduğunun farkında değil misin?” dedi. “Ne fark eder” dedim, sanki böyle olunca daha mı az acı çekiyorum. “Geçecek” diyor. Nasıl bu kadar emin konuşabiliyor?

Aynı şeyi düşüne düşüne aşındırmışım aklımı. Motor yanmış bir kere; yağ eksilten bir araba gibi beyinden hücreleri eksiltmece. Bu akılla yola çıkılmayacağını da bilemedim, bu akılla. Hâkim beye çıksam diyorum bir de. Şikâyetim var, diyeceğim. Çocukken, akıl yaramazlığa erince, veririz diye korkuttuğunuz polisler nerede? Jandarma da mı yok? Bileklerim incedir; tutamaz da tutunulmaz da. Aklımı yerinde tutamayan şu bileklere dar bir kelepçe bulunamaz mı? Vicdanım kaçıncı dereceden bilsem, insanlığa atamamı isteyeceğim. İnsanlık tarihine not düşmek istiyorum kendimi. Adım Nefise, soyadım Nefis. Ve kendine yalancı bu kimliğimin sayısız nüshası yurdun dört bir yanındaki mahkeme duvarlarına asılmış. "Aklı her şeyden üstün sanıp o akla güvenerek hata üstüne hata yapan, sonra bu hataların farkına varan ama hatalarını düzeltmek için de o hataları yapmasına neden olan akla güvenmesi gerektiğini bildiğinden aklını boşamak için vicdan mahkemesine veren" olarak sorarsanız, hemen tanırlar beni.
 

Aklımın yoldan çıkmasında ve vicdanımın anasını bellememde emeği geçen herkese saygılarımı sunarak sorarım, tanıdığınız bir boşanma avukatı var mı?

Taşrada Ölüm Hazırlıkları




Pazartesi

Hayatı, görev bilinciyle yaşamanın gururunu çıkarıp astım. Hayatımı, başkalarının ihtiyaçları ve istekleriyle doldurunca, benimkilere yer kalmamış meğer. Otuz yılda bir, bir şey isteyip de bu isteğim gerçekleşmeyince 6 yaşındaki bir çocuk gibi ağlayarak tutturmam, bundan olsa gerek. Vere vere, almanın doğasına uzak kalmışım.

Senelerdir yapmayı en çok istediğim şeyi de böylece yaptım: Tek başıma hiç bilmediğim bir şehre gidip o şehri keşfetmek. Araya hiç kimseyi veya hiçbir şeyi karıştırmadan. Şehir hakkında hiçbir araştırma yapmadan geldiğimden, araya ölü yargılarımı da sokmadan. İnsan, hiç tanımadığı bir şeyle, kendini daha rahat tanıyor.

Kaldığım pansiyonda insanlar erkenden yatıyor, eşyadan başka çıt çıkaran yok. Bu, bana iyi geliyor. Yalnız kalabilme becerimi geliştiriyorum. Sevince lazım oluyor çünkü. Odamın cundası caddeye bakıyor. Bu kasaba da çocukluğumun geçtiği kasabadan pek farklı değil. Arada, müziği son sesine kadar açmış ve belli ki direksiyonda mahalledeki bir kıza mesaj verme niyetiyle kafayı bozmuş bir delikanlının bulunduğu bir araba geçiyor. Ve çalan şarkı hep arabesk oluyor. Zaman aksa da, taşrada bazı şeyler değişmiyor. Hâlâ Saçlarını dağıtırsın çalıyor teypte.

Çocukken, babaannem saat gece 12’yi vurdu muydu, ışıkları kapatmamızı söylerdi. Yoksa, gece bekçisi uzun uzun düdüğünü çalarak kızardı. Korku dolu bir heyecanla kapatırdık ışığı kapatmasına ama babaannem odadan çıkar çıkmaz, kardeşimle perdeyi hafifçe aralar ve ışığını kapatmamış ev var mı diye bakardık. Bazen olurdu ve gerçekten, o zamanlar asayişi sağlamak için sokak sokak dolaşan gece bekçisi, o eve doğru dönüp düdüğünü çalardı. Sanki bizim eve çalınmışçasına perdeyi hemen kapatır ve yataklarımıza girerdik. Ben, gece yarısından sonra tekrar Külkedisi’ne dönüşen Sindirella ile bekçi arasında bir bağlantı kurmaya çalışırdım. Masal ile gerçeği, belki de, o zamandan birbirine karıştırmaya başlamıştım. Masallarda sadece iyiler kazanır diye masallardan medet uman, gerçek dünyada bir başına kalınca kendini nasıl var edecekti bilmem.

Burada saat daha 12’yi vurmadı ama en işlek cadde bile ıssızlaşmış şimdiden. Taşranın sırrı. İçe dönük insanların kılıfı. Bir şey saklar gibi. Büyük şehir insanının bilmediği bir şey. Taşradan büyük şehre göç edeninin de kısa sürede unutacağı bir şey; sevişirken kokusu teninize sinen ama üzerinden çok vakit bile geçmemişken, sokakta yanınızdan geçse kokusundan çıkaramadığınız eski bir sevgiliye dönüşür taşra.

Taşranın sıkıcı bir güzelliği var. Alışılıyor. Evlenilen ve eş olunan kişi gibi. Yalnızca huzur vaat ediyor. Büyük şehir ise fettan bir güzel. Her haliyle sizi baştan çıkarıyor. Evli birinin kaçamağı gibi; kaçamak kaldıkça sevilmeye layık. Tutku vaat ediyor.

Ve ben büyük şehirden taşraya biraz da o’ndan kaçmak umuduyla gelmişken, acıyla fark ediyorum, her yere de o’nu yanımda taşıdığımı. Ne kalp ne zihin tak-çıkar çünkü. Ama yaşlanıyorum; belleğimden umutluyum.

Düdük çalan gece bekçisinin yokluğundan mı, o’nun yokluğundan mı bilmem, uyuyamıyorum.

Salı

Bilmediğim bir şehirde dolaşmak da kaderin özeti sanki; yolun nereye çıkacağını kestiremeden yürüyorum. Her kasabada olduğu gibi, burada da fark ediliyor hemen yabancılar. Dik dik baktıklarına göre de bir ben fazlayım. Dilenci teyze bile herkese “Allah rızası” için diyor da, bir bana yüz vermiyor. Dua okumak yerine içinden en ağır hakareti eder gibi bakıyor yüzüme. Kovar gibi. Buraya önceden gelen yabancıların kimseye faydası dokunmamış, anlaşılan.

Burada da deliler var, eksik olur mu hiç! Kendi kendine konuşana niye deli derler ki, herkes konuşmaz mı kendi kendine? Ben hariç; ben daha çok o’nunla konuşuyorum, içimden.

Asker tıraşlı, pabuçları eskimiş, pantolonu kısa bir genç oturuyor bankta. Bomboş bakıyor. Deniz, dere gibi bir şey olsa, ona bakacak. Zaten içinden su geçmeyen taşra, daha bir taşra. Aralık ayı olmasına rağmen hava, inadına, ılık ve güneşli ama biliyorum, bu, karın habercisi. Asker tıraşlıya Pencereden Kar Geliyor türküsünü hediye ederek içimden, uzaklaşıyorum oradan.

Elinde parlak sarı-kırmızı oyuncak davuluyla 8 yaşlarında, kumral, yeşil gözlü bir çocuk, annesiyle güvercinleri yemliyor. Yırtık pırtık kıyafetli, aynı yaşlarda, esmer mi esmer, kömür gözlü bir çocuk yaklaşıyor onlardan tarafa. Renkler, bazen gerçeğin acı bir temsili. Kumral çocuk, güvercinlerle ilgilenmeyi bırakıp davulunu çalmaya başlıyor birden. Kıskanarak bakıyor kavruk tenli; elindeki sigara paketiyle otobüs durağının camına vurmaya başlıyor o da. Nasıl yaratsın davulun yarattığı etkiyi! Kumral çocuk muzaffer bir edayla bakıyor. İnsan demek daha o yaştan biliyor zulmetmeyi. Esmer, bir sigara yakıyor sonra. Dumanı, tüm sigaralardan daha çok boğuyor beni.

Yanımda yürüyen iki emekli hallice amcadan biri “Balık alalım” diyor. “Kışın balık daha iyi oluyor. Yazın balığın iyisi buraya düşmüyor.” Diğeri belli ki konuşkan olmayan taraf. Başını sallayarak onaylıyor.

Her kasaba meydanının vazgeçilmezi Atatürk heykeli, burada Atatürk’ten çok Kenan Evren’e benziyor. Onun zamanında mı yapılmış acaba? Kenan Evren’e ait her fikrin kabahatini Atatürk’ten bulan zihniyeti hatırlatıyor bana. Şu da var; bazı heykeltıraşlar, heykelini yaptığı ünlü bir kişiyse, heykeli kendisine benzetirmiş, eseriyle birlikte hatırlanmak için. Belki de öyle bir şeydir.

Kasabaların her yerden duyulan belediye anonslarını özlemişim; kulak kabartarak anlamaya çalışıyorum. Kendi ayakkabısı boyasız ayakkabı boyacısı da üç kez tekrar eden anons sonunda bana dönüp “Sen anladın mı?” diyor. Anlamadım ama sevdim. Böylesi sevmek de iyi be! Anonssuz İstanbul’u da hiç özlemedim. Belki, biraz o’nu. Ama biraz.

Çarşamba

İstanbul’un savunma mekanizması gelişmiş, taşra daha korunmasız. Bilge görünmek veya ahmaklığını gizlemek için ne dilini ne bakışını susturmak zorunda kalmıyor kimse burada. Kendisinden konuşmasının beklendiğini bildiği halde susuyorsa biri, bilin ki, konuşursa sözü uçurum olacak ve sizi sözden aşağı kendi derinliğinize itecektir. Ve ne kadar derinse içiniz, düşerken o kadar yanacaktır canınız. İşin asıl kötü yanı ise ölmeyeceksiniz. Hayat lastik gibi sünebildiğinden, ne kadar gerilse de, yeterince eskimeden kopmuyor o lastik. İşte, İstanbul insanı güve gibi kemiren bu tür suskunluklarla doluyken, taşranın sözleri naftalin kokuyor. Uzun sessizliklere benzeyen koridorlarında kaybolunan marketlerden ziyade esnaf dükkânlarının bulunduğu taşrada bir şey sorsanız esnafa, şehirdeki gibi yüzünüze bile bakmadan “Yok” demek yerine, sizi en az yarım saat misafir ediyor, bulacağız aradığınızı diye. Bulamasalar da, bir çaylarını içmiş oluyorsunuz.

Ne hayret vericidir ki kediden çok köpek var bu soğuk memlekette. Ve daha dayanıklı olduğu sanılsa da cüssesi nedeniyle, kedi kadar güçlü değilmiş en kocaman köpek bile. İnsanlarda da benzer. Cüssesi nedeniyle erkeği daha dayanıklı sanmaya meyilliyiz. Oysa, tüm büyük şairler erkeklerden çıkıyor. Tüm büyük şiirler de büyük acılardan. Çünkü gözyaşı bünyede barındırılamaz hale gelince şiir olarak akıyor kâğıda. Kadın ise gözyaşlarını saklamadan dökebilse de, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilir; bu gücü kadına bu coğrafya tanıyor. Annenin, ölen oğluna ağlayıp durduğu ama diğer oğulları ve kızları için ayakta kalmak zorunda olduğunu bildiği bu coğrafya.

Asker tıraşlıyı bugün yine gördüm; aynı yerde, aynı bankta, aynı görmez bakışlarla. Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle yanına oturdum. Aynı cesareti söz açmak için gösteremedim. Zaten hep söz olmuştur başımı belaya sokan; sözsüz konuşabileceğim birini arayışım ondan. Konuşmadan ve birbirimize bakmadan kaç dakika oturmuştuk bilmem, “Gurbet” dedi (Bilmeden, dün uygun bir türkü hediye etmişim demek ki). “Asıl gurbet, dünya” diye yanıtladım onu. Sulu sepken başlamıştı. Yağmur, gözyaşını göstermezdi ama ben gördüm yaşını. Günlerdir akıtmaya kıyamıyormuş ve onu kaybetse gurbette ayrı kaldığını kaybedeceğini sanıyormuşçasına akıttığı bir damla yaşını. “Bırak, düşsün” demek istedim ama “Kaybetmeyi umursamadığında kazanıyorsun” gibi bir şey çıkıverdi ağzımdan. Galiba, daha çok kendime ettim o lafı ben.

Perşembe

Kasabanın arka sokaklarına daldım bugün. Arnavut kaldırımlı taş sokaklar ve bu sokakların eski taş evleriyle kendimi bambaşka bir âlemde hissettim. Ana caddenin hemen paralelinde olmalarına rağmen, kimsenin yolu geçmiyor buralardan. Unutulmuşlar. Yıllardır kimse uğramamış gibi, bazı evler yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutmuş ve kederine terk edilmiş, bazılarının pencerelerinden görünen solmuş danteller ise son imdat çığlığını atıyor. Elbette bu kasabada da vardır bir “Burjuva Hayatını Renklendirme Amaçlı İşgüzârlıklar Derneği” ve el atarlar restorasyon işine diye ummaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bu birkaç katlı eski konakların ifadesi mütevazı; vaktiyle dillere destan güzelliğiyle kasabanın her erkeğinin kalbinin kapısını tıklatmış bir kadının yaşlanınca bile solmayan zarafetini taşısa da, doğayı ve hayvanları yerinden etmiş olmanın mahcubiyetiyle selamlıyorlar insanları. Bu zarafeti taşımayı bırakıp tamamen parçalarına ayrılmadan önce, bu utançla affedilmeyi bekliyor bu evler. Bir yandan da, artık taşımakta zorlandıkları taşlarını kendi kendilerine düşürüp kırabilirler, her an. Kimse, içinde bir ölüyü uzun süre taşıyamaz, yoruyor; kendimden biliyorum.

Yakınlarda bir göl var sanırım. Çocuk simitleri satan bir dükkâna rast geldim. Tuhafıma giden, çocuk simitlerinin hemen üzerinde duran tabela: “Canlı yem bulunur.” Ya kötü bir tesadüf ya ben anlamı fazla zorluyorum.

Pansiyonda kahvaltı için ikram edilen peyniri pek beğenip peşine düştüm. Tuzsuz taze lor imiş. Gittim yarım kilo aldım, nasıl taşıyacaksam ta İstanbul'a. "Bir ay bozulmaz abla" deyip paketini vakumladı, “2,5 lira” diye ekledi. Herhalde yanlış anladım diye geçirdim içimden; “2,5 lira mı?” diye tekrar sorsam “Yuh, abla, o kadar ucuza olur mu?” yanıtı verilir korkusuyla, 12,5 lira uzattım. Satıcı 10 liramı geri verdi gülümseyerek. Hemen çaktırıyorum yabancı olduğumu, burası İstanbul mu?

Pansiyona dönünce kapıda kaldım. Zili çaldım çaldım, açan olmadı. Pansiyonun yanında bulunan oto yıkamacıdaki, biri 20'lerinde biri 60'larında iki erkek bana gülümsemeye başladı. Ben de gülümseyip hemen sırtımı döndüm. Korkuyla zile bastım yine. Açan yok, beklemeye başladım. Hava soğuk; kar atıştırsa yeridir. Kendimi, Karay’ın Eskici öyküsündeki Hasan gibi hissediyordum. (Çocukken okuduğum bu öyküde, kimsesiz kalan Hasan’ı Filistin'e halasının yanına gönderiyorlardı, orada herkes Arapça konuşuyordu, Hasan gurbet elde kendisini güvensiz hissediyordu, Türkçe konuşan bir eskiciye rastladığında ondan ayrılmamak için ağlayıp duruyordu ve eskici Hasan'a “Ağlama” dedikçe ben de Hasan ile birlikte ağlıyordum. İçime işlemişti bu öykü, çocuk aklımla ne anladıysam artık. Bazen çevirmen olmamda bu öykünün etkisi olmuş mudur diye düşünürüm. Aslında çevirmen değil “serbest” çevirmen olacaktım ben. Her alanda bir serbesti peşindeyim ya, yalnız da olsam özgür olayım yeter ya. Hadi ya!) 20’lerindeki çocuk elinde çay dolu bir ince belliyle yanıma geldi. Ben daha bir şey diyemeden “Abla, için ısınır” diye elime tutuşturdu. Çay ve kahveyi ağır ağır içmeyi çok sevdiğim bilgisi aklımdan çıkıvermiş olacak ki ince belliyi tekila gibi diktim kafama. Kendini ağırdan satan ağır ablalar gibi bardağı almaya gelmesini bekleyecek değilim elbet. Yanlarına gidip teşekkür ederek bardağı uzattım. 60'larındaki amca “Burda otur, doncan” dedi ve herhangi bir insanı taşıması şüpheli, yarı-topal bir sandalyeyi önüme itti. Oturdum ve otobüs yolculuklarında sık rastlanan, yan yana koltuklara düşmüş genç-ihtiyar sohbeti başladı böylece. Amca 75 yaşındaymış. 20’li yaşlardaki çocuk da torunuymuş. Maşallah! Bir demlikten fazla muhabbet ettik. Kendisinde nasıl bir izlenim bıraktıysam, pansiyon sahibemin bana telefon etmesiyle yanlarından ayrılırken, bana şu nasihati etti: “İnsanlar hakkında daha çok şey öğrencen. Ama benim yaşıma geldiğinde görcen, öğrendiklerin bir boka yaramaz.” Selametle kal, amcacığım.

Cuma

Âşık insan, o’nunla uyur o’nunla uyanır. Ben bu sabah Zebercet ile uyandım. Hâlbuki, onunla uyumamıştım. Bu kasabanın bilmediğim hangi yanı beni böyle yakınlaştırdı Zebercet’e? Arayışın bile değil bulamayışın öyküsüydü onunki. Peki, ben burada bir şey mi arıyordum da hâlâ bulamadım? Pansiyon köşelerindeki halim mi bana Anayurt Oteli’nin Zebercet’ini hatırlatan? Bu kasabanın Zebercet’i de ben mi oldum, ne ölü ne sağ? Haha, al sana bir madalya! Eh, katledilmeyi bile göze alarak kat ettim bu yolları. Bu Zebercet sıkıntısı doğal, doğru yoldayım. Hadi perdeleri açalım.

İstanbul’da evler birbirine çok yakın. Yine de, örtmem perdeleri. Nasılsa, kim kime dum duma. Taşrada evler birbirine uzak ama herkes pür dikkat kesilmiş. Akşam yatmadan çektim, hangi akla hizmet, motif olarak üzerine kuş yerine kafeste bir kuş kondurulduğunu anlamadığım perdeleri. Kafesin etrafı da, kafesin içine kadar ulaşamayan çiçekli ağaç dallarıyla dolu. Baskı düzeni, eşya estetiğini bile ele geçirmiş. Perdenin rengi de pembe, tutmayın beni öleceğim!

İstanbul’a dönüşüm yaklaştıkça, acımtırak alaylarım beni tekrardan ele geçiriyor. Yoo, yoo, yoo! Ben buraya ruhumu iyileştirmeye geldim. Kalemle kendimi kazımaya geldim. Geçmişi geride bırakıp şimdiyi sevmeye ve geleceğe ümit beslemeye geldim. Sevmezken sevdim diyen, severken inkâr eden kalbime boyunun ölçüsünü vermeye geldim. Âşıkken kıyıdan değil dipten yüzmeyi öğrenmeye geldim. Yağmurlarını bana yağdırıp duran acemi buluta “Şemsiyem delik, toprağım kuru; elinden geleni ardına koyma” demeye geldim. Söylemek ile söylememek arasına gerdiğim ses tellerime kalender olmayı öğretmeye geldim. Gurur denen bıçakla ikiye ayrılan benliğime ikisi bir aradalığın tadını sevdirmeye geldim. Nefis terbiyesizliğimi şiirle terbiye etmeye geldim. İçimde sakladığım ve atmayı düşündüğüm taşı parlatmaya geldim. Halıyı altımdan çekip beni kıç üstü düşüren kadere “Tesadüflerin toplamından başka nesin ki!?” diye bağırıp ayağa kalkmaya geldim. Aslında, ben biraz hava almaya geldim. Ağaç iyidir; bir koşu dağa çıkıp geleyim.

Cumartesi

Ellerim paltomun ceplerinde, bilmediğim bir şehrin sokaklarında dolaşıp duruyorum. Şair miyim neyim? Burada hiç şiir yazmadım, oysa. Zaten kadın olanlarına şair değil, şaire deniyor. Ben de şaire değilim. Ben ne yazdığını bilmezin tekiyim. Bilemeyişle cezalandırılmış fanilerden biriyim. Işığı, bilemeyişteki abise çekmeye uğraşırken boğulmaktan kıl payı kurtulan bir dalgıcım. Yine de suya dalmaktan vazgeçmeyip suyun dibinde nefesimi tutmuş başka bir dalgıç bekliyorum. İçimden balıkları sayıyorum, uyuyakalıp boğulmayayım diye. Sayıları, sözcüklerden daha çok seviyorum; kesinliklerinden. Ama ne kadar sayarsam sayayım ne yanıma dalan var ne beni yukarı çekmeye elini uzatan. Sudan soğuyorum ve sudan çıkmış bir balığa dönüyorum. Ateşe sarılıyorum bu kez; ancak yandığımda anlıyorum artık üşümediğimi. En çok gözlerim yanmış; kirpiklerim, gözlerime dolmuş olan denizin tuzlu sularında can vermişti önceden. Gözlerim yanınca gördüğümü de seçemez olmuşum. Sanmışım önüm hep taşlık, adım atmaya korkmuşum. 30 senede 30 adım atmış mıyım ki hem? Adımlarımla okşayamadığım toprağa sözlerimle dokunmuşum, “Sarı çiçeğe anne-babalık etmişsin, beni de al.” Toprak küskün; “Yaşlarını bile hep o'na akıtmışsın, bir kez beni sulamamışsın” diyerek kovmuş beni huzurundan. Geriye hava kaldı bir tek. Avucu avucuma değse arada sıkışacak o hava olabilir ancak, beni yaşatacak nefes.

Uyandım. Rüya mı kâbus mu ne bu, giderayak? Sözcüklerden rüya mı olurmuş böyle? Sözcüklerden olmayan bir şey kalmış mı hâlâ? Mesela, beni bir başkasının sözcükleri, sözcüklerimden yaralamıştı. Sözcükler insana bunu yapabilir mi? Nasreddin Hoca fıkrası misali, doğurduğuna inanıyorsunuz da öldürdüğüne niye inanmıyorsunuz? Bazen hayatın ta kendisi, bazen hayattan uçurmaya kanat oluyor sözcükler.

Ve bazı sözcükler yaralarken bazıları da iyileştiriyor. Zayıflıklarını kaleme dökmekten çekinmeyenin doktoru oluyor yazmak, umut aşılamaya. Yazan birey, parçası olduğu topluma eleştiri iğneleri yaparken, kendisini de kayıramıyor; çünkü, herkes en çok kendine haklı ve bu yüzden herkes en çok kendine hatalı olduğundan, herkesin sözü de en çok kendine. Ve iğnenin açtığı delikten sızan her damla kanda doğuyor suçluluk duygusunu konuk eden nice öfke! Budur, hastalığı iyileştirmenin bedeli de.

Öfkemi bu kasabada bırakıyorum. Aramızdan güzel bir karanlık geçmişti; içimdeki ışığı katre katre emmişti. Artık dingin bir su gibi akıyorum; bir taş atan olursa da kızmam. Suyun doğası böyle; arada kirlenecek, arada dalgalanacak, arada coşup taşacak ama hep yolunu bulacak.

Pazar - Dönüş

Bir şey daha başlarken sonunu düşünmekten kendimi alamadım hiçbir zaman. Her hamlemi, tasavvur ettiğim sona göre yaptım. Ne var ki, birden çok son tasavvur etmek mümkündü ama ben hep kendi aklımın o an tasavvur ettiği sonu olası tek gerçek sandım. Hayatın her zaman sayılar gibi net bir sonuç vereceğini sorgusuz sualsiz kabul etme hatasını yaparken, aklıma getirememiştim, oysa, pi sayısını bile. İnsanlarla yakınlık kurmaya çabalarken, ellerimde çiçekler tek ayaküstünde kalakaldım. Bu manzaradan çok utanıp çiçeklerim görünmesin diye sırtımı dönünce, elimde silah var da onu saklıyorum sanıldı. Ben de sevilmek isteyeni kimse sevmiyor sandım ama sevmeyi bilmeyeni kimsenin sevmediğini kendime anlatamadım.

Eşekler ileriye, insanlar geriye bakarmış. Geriye bakmayana, geride bıraktığına saygı duymayana ve onu kırıp dökmekten çekinmeyene eşek dersek hakaret etmiş sayılmayız o zaman. Hayatımızdan geçen kişiler “kimse”lere dönüşünce ve anın gondolunda birlikte başımızın döndüğü birinin gözünde bir kimseye döndüğümüzü anladığımızda, ağzımızda kalan o kekremsi tat; benzer bir kekremsi tadın onun ağzında kalamayacak olmasını bilmemizden kaynaklanıyor.

Bu kasabaya ilk geldiğimde herkesin gözüne batarken, birkaç gün içinde karşılaştığım herkes bana anılarında yer açtı; ben de onlara sözcüklerimden paye verdim. Söze, vermek ve almak ile başlamıştım; sözü yine böyle sonlandırayım. Nesnemiz sevgi olsun; madem her şeyin temeli o.

Orta sondayken bir gazetenin verdiği tarot kartları boşa gitmesin diye (!) tarot falı bakmayı öğrenme girişiminde bulunmuştum. Tüm kartların anlamını ezbere bilmiyordum daha. İlk ve son denememi yapmıştım zatımda. Hayat kartımın ironik bir şekilde “ölüm” çıkması melankolik bünyemi bir anlığına sarsmıştı. Meğer, tarotta ölüm “değişim” demekmiş. Onca gübre yemiş ama bir çiçek bile verememiş topraklara basa basa geldim. Sonunda anladım; sevgi, onu almaya uzanmak değil, o olsun ve o yaşayabilsin diye onsuzluğa da rıza göstermekmiş.

O zaman, değiştim mi? Hiç?