İki Bayram Arası

Ramazan bayramının bitmesiyle el salladım Konya’ya. Her yanımı gelenekler basmıştı yine. Kaşınıp duruyordum; pul pul kendisi olamamışlık dökülüyordum. Canhıraş attım kendimi metropole.

Denize düşüp de yılana sarılan meçhul atamız gibi epey çaresiz olmalıydım ki büyük şehirden medet umuyordum. İstanbul’un turistik tanıtımlarda yer almayan geniş yüzünden hâlâ, anamız babamız yaşında dilenen yaşlılar, lağım suyunun karıştığı dereden bozma mahalle havuzlarına giren çocuklar, ailesini geçindiremeyeceği bir maaş için ailesini görmemecesine çalışan işçiler, bursu kendisine yetmese bile ısmarladığı 1 liralık tavuk-dönerlerle tinerciyi bir an için bile olsa yolundan çevirmek isteyen Anadolu’dan gelmiş gençler okunuyordu. Modern yüzünde ise bir şeyler söylüyormuş gibi görünen ancak söylediğinden çok daha fazlasını gizleyen tedirgin insanlar vardı; yaban hayvanlar gibi birbirlerini koklaya koklaya anlaşıyorlardı aslında. Önce karşısındakinin tavrından patron çıkarılacak, ilişki kıyafeti öyle dikilecekti ama kimsenin aklına, karşısındakinin hislerini hesaba katarak dikiş payı bırakmak gelmiyordu. Benim gibi korkularından diktiği paltonun altında insanlardan korunmaya çalışanların omuzlarına binen başka bir ağırlıktı, ötekine güvenemediğinden kendini ortaya koyamamak. Metroda herkes sizi rahatça süzebilirken, sizin birine baktığınız anda kendinizi suçlu hissetmeniz gibi bir şeydi bazen de. İnsanı insanlıktan çıkarmanın cilt cilt kitabı büyük şehirde yazılıyordu el birliğiyle. Bu yöntemleri ilk kim akıl etmişti, şekilli açıklamaları şehre ilk kim yerleştirmişti? Hiç mi umut yoktu? İki bayram arası düğün olmuyordu; bari, aşk olsundu, mesela.

Kanatlarım böyle kırık kırık olduğundan merdivenlerden uçmak yerine, yürüyen merdivenlerin yürüyüşüne eşlik edeyim dedim o gün metroda. Hep acelesi olan şehir insanlarını izlerken zaman o kadar da hızlı geçmiyordu ve bin parçaya bölünmüş bir nar gibi yavaş yavaş dağılıyordum. Metrodan çıktığımda hangi yöne gideceğimi kestiremezliğimdeki ağırcanlılığımda yere düşen gölgemi seyre dalmışım. Ne kadar da büyük görünüyordu! Ve görünen nasıl da hep yanıltıcıydı! … diye kendimi muhabbete tutmuştum ki sırt çantamın bedenimden uzaklaştı(rıldı)ğını fark ettim. Başladım koşmaya çantamın ardından… Diğer uzuvlarımın çalışmalarını duraklatıp tüm enerjimi bacaklarıma verdim ve çantama odaklanacak kadar bir enerji bıraktım gözlerime sadece. Çantamda asılı anahtarlığın üzerindeki siyah maskeyle yüz yüze kalınca atladım çantamın üstüne. Anca o zaman aklımdan geçti, bir erkeğin üzerine atlamış bir kadın portresi çizmiş olabileceğim. Kollarıma yeniden çalışmaları için talimat verdikten sonra çantamı hırsızdan çekip aldım ve yüzüne bir tane patlattım. Evet, erkekti. Hayır, kaçmıyordu. Hayır, karşılık da vermiyordu. Yüzünde aptal bir gülümsemeyle şöyle dedi:

-        Başka türlü sizi peşimden koşturamazdım.

Bu beklenmedik ve küstah ifade karşısında benim yüzümden okunan aptallık onunkini katlamış olmalıydı ki tekrar sazı aldı eline:

-        Beni yakalayacağınızı da biliyordum. (Elini uzatarak) Merhaba.

       +        İnsanlarla tanışmanın daha uygar yolları da var! Polisle tanışarak başlamak ister
            misiniz?


-        Geçen gün eylemde polise de bu çantayla vurmuştunuz sanki. Kolunuzdaki morluğu görünce hatırladım.

+        Siz beni mi takip ediyorsunuz?

İlk kez o an duraklayıp yarı-alıcı gözüyle baktım yüzüne, giyimine. Sapığa benzer bir yanı yoktu. Rastalı uzun siyah saçları, kocaman siyah gözleri vardı. Giyimi ise rengarenkti. Tüm bunlar kibar yüz hatlarını gölgelemiyor, aksine sempatik ifadesini daha da belirginleştiriyordu. Bense kapkaranlıktım hem ifademle hem giyimimle. Benden ne istiyordu bu palyaço kılıklı?

-        Sizi eylemde gördüm. Tek başınıza.

       +        Kendimi ille de bir aidiyetle mi tanımlamam lazım?

-        İsterseniz bunları bir yere oturup konuşalım. Zebeş içer misiniz?

Pejmürde giyimiyle tezat oluştururcasına beni sofra kültürüyle etkilemeye mi çalışıyordu? Böyle etiketlere başvurmaya ihtiyaç duyacak veya kendisine paha biçilmesini bekleyecek biriymiş intibası da uyandırmıyordu. Zebeş severdim. Koşturmaktan hâlâ nefes nefeseydim ancak hâlâ öfkeliydim de. Ama sonuçta, ben de ona tokat atmıştım, yanağı kıpkırmızı olmuştu ve kendimi suçlu hissediyordum o an biraz.

+        Taksim’de zebeş içilebilecek bir yer olduğunu sanmıyorum.

-        Varsa da ben bilmiyorum zaten. Ama hemen şurada bir manav var.

     +         Karpuzun suyunu nasıl çıkaracaksınız merak içindeyim.

-        Neruda’nın şiirindeki gibi: “Ne biliyorsam, sudan, rüzgârlardan öğrendim.”

O şiiri çok severdim ama bir şey demedim. İçimden, çanta çalarak kızlarla tanışmayı da mı doğa öğretti, diye düşünüp kendi kendime gülümsedim. Bana bir şiirle karşılık vermesinden etkilendiğimi sanmış olmalı ki o da bana geniş geniş gülümsedi. Karpuz alıp Karaköy sahile indik. Karpuz kabuğu denize düştü mü yaz geldi derler. İstanbul tüm serçelerini çoktan yolcu etmişken sonbaharla, ruhuma yaz yeni gelmişti onun balıklara yolladığı karpuz kabuğundan gemilerle. Ağzımı gülücüklerle o kadar uzun ve o kadar sık germemi sağladı ki o gün, bunun üstüne artık ne bir gülüş ne bir öpüş tanırdı o ağız. Gün paydos deyip geceye bırakınca vardiyayı, ayrıldık. Kimsenin aklına gelmedi ne bir telefon ne başka bir iletişim yolu sormak ötekine. Her şey olduğu gibi kalsın istedik: Yazılmamış bir kader gibi. Kader, kendisini yazmamıza madem izin vermiyordu, biz de hiç bulaşmayalım, dedik.

Bugün de Kurban bayramı. Erken kalktı çocuklar. Giydiler en güzel giysilerini.
Ellerinde taze kır çiçekleri, üzmediler bugün annelerini. Ben geç kalktım. Arkadaşlarını göremeyeceğinden okulun tatile girdiğine üzülen ve hırsını burnundaki sümükten çıkarmaya çalıştıkça annesinden zılgıt yiyen çocuk gibiyim h
âlâ. Neyse ki İstanbul’dayım bu kez ve tıklamam gereken kapı sayısı az burada.

Anneannemi ziyaret ettim önce. Bayrama anneanne veya babaanne eli değmezse, bayram, bayram gibi gelmiyor bana. Anneanne, çiçeklerin canını yakmaktan korkarcasına zarif hareketlerle çözüyor çingenelerin çiçekleri birleştirmeye sıkı sıkıya bağladığı renkli ipleri. Şu hayatta kurulan tüm bağların, tıpkı ipin çiçeğin sapını bıçakla kesercesine kazıması gibi acıtmaktan başka bir işe yaramadığını düşünüyorum, onu seyrederken. Aile bağları, başta olmak üzere. Yine de, anneanne ve babaanneler iyi. Bir onlar iyi zaten. Anneannem, bir tiyatro oyuncusu gibi abartılı hareketlerle anlatıyor yaptıklarını. Yaptığı TV izlemek, Kur’an okumak, arada bir iki adımlığına dışarı çıkmak ve 60’ından sonra başladığı ve yarı kör gözlerle sürdürdüğü yağlıboya resim çalışmalarından ibaret olsa bile, nasıl da hayat dolu doksan yaşa göz kırpan anneanne denen bu yaşam formu. Kıskanıyorum onu!

Bayramın gerisi… bana yalnızca bir canlının daha öldüğünü hatırlatan et kokusu, kedi-köpeklerin bayram hediyesi et artıkları, biraz burjuvazi, biraz görenek. Kuzuyu, koyunu ve ineği kedi, köpekten farklı kılan bu bayramı anlayamadığımdan, önüme konulan etleri yiyemeyip gizlice peçete arasına sıkıştırdığım veya saksı toprağına gömdüğüm çocukluk günlerimden belliydi, bu bayramla yetişkin hâlimle kuracağım ilişkinin geleceği. Seneler sonra babaannemin morgtaki ölü bedenini görüp soğuk sıfatının karşılayamayacağı derecede farklı bir his uyandıran yanaklarından öptüğümde düşünecektim, “soğuk bir et lokmasını ağzıma atmak üzerine dudaklarıma ilk değdirdiğim an gibi” diye. Böylesi bir benzenim kalpsiz ilan edilmem için yeteceğinden, bana ölü bir insanı öpmenin nasıl hissettirdiğini utanmadan sorabilenlere demedim bir şey. “Tövbe, estağfurullah” deyip beni kınama haklarını ellerinden alıverdim. Artık bir sonraki ölüme kalsın ayıplamalarınız, bacılar…

Bayram ziyaretlerimden eve dönerken indiriverdim göndere çektiğim hanım kız bayrağını. Düzgün toplanmış saçlarımı özgürlüğüne yani bir kaos ortamını andıran başına buyruk-yön bilmez dalgalarına kavuşturdum, böyle zamanlarda kullanmak üzere edindiğim aynamı çıkartıp yüzümdeki hafif makyajı sildim, gittiğim ortamlarda başka konukların olması ihtimaline karşın “Bu kız da böyle tahtası eksik çıktı biraz, bize pek benzemedi” iması yaratmakla yorulmasın akrabalar diye dövmemi kapatan hırkamı çıkardım. Oh be dedim Kadıköy’de denize karşı. Sigara içiyor olsam, eminim, o an bir tane yakardım.

Eve dönmek üzere minibüs durağına yürürken tam Karaköy iskelesinin önünde çantamda bir el hissettim. Gönül mantığa değil isteğe kurulu olduğundan aklıma ilk o geldiyse de, ihtimal vermedim. Saldırgan mizacım gereği yine dönüp bir tane patlatmaya hazırlanıyordum ki, elimi buluverdim bir başkasının dudaklarında. İnsanlardan gözlerimi kaçırma alışkanlığımdan olsa gerek, hep sonradan geliyordu aklıma, ötekinin yüzüne bakmak. Önce dudaklarını gördüm, sonra tüm çehresini. Evet, o idi. Gönlümün, aklıma nispet zamanı gelmişti. İçimden geçeni okurcasına sordu:

-        Bayram kutlamayanların kaderi, iki bayram arasına sıkışmış olamaz. Zavuş içer misin?

Baldan tatlı, limondan ekşiydi. Kader gibi.

Hiç yorum yok: