İki Bayram Arası

Ramazan bayramının bitmesiyle el salladım Konya’ya. Her yanımı gelenekler basmıştı yine. Kaşınıp duruyordum; pul pul kendisi olamamışlık dökülüyordum. Canhıraş attım kendimi metropole.

Denize düşüp de yılana sarılan meçhul atamız gibi epey çaresiz olmalıydım ki büyük şehirden medet umuyordum. İstanbul’un turistik tanıtımlarda yer almayan geniş yüzünden hâlâ, anamız babamız yaşında dilenen yaşlılar, lağım suyunun karıştığı dereden bozma mahalle havuzlarına giren çocuklar, ailesini geçindiremeyeceği bir maaş için ailesini görmemecesine çalışan işçiler, bursu kendisine yetmese bile ısmarladığı 1 liralık tavuk-dönerlerle tinerciyi bir an için bile olsa yolundan çevirmek isteyen Anadolu’dan gelmiş gençler okunuyordu. Modern yüzünde ise bir şeyler söylüyormuş gibi görünen ancak söylediğinden çok daha fazlasını gizleyen tedirgin insanlar vardı; yaban hayvanlar gibi birbirlerini koklaya koklaya anlaşıyorlardı aslında. Önce karşısındakinin tavrından patron çıkarılacak, ilişki kıyafeti öyle dikilecekti ama kimsenin aklına, karşısındakinin hislerini hesaba katarak dikiş payı bırakmak gelmiyordu. Benim gibi korkularından diktiği paltonun altında insanlardan korunmaya çalışanların omuzlarına binen başka bir ağırlıktı, ötekine güvenemediğinden kendini ortaya koyamamak. Metroda herkes sizi rahatça süzebilirken, sizin birine baktığınız anda kendinizi suçlu hissetmeniz gibi bir şeydi bazen de. İnsanı insanlıktan çıkarmanın cilt cilt kitabı büyük şehirde yazılıyordu el birliğiyle. Bu yöntemleri ilk kim akıl etmişti, şekilli açıklamaları şehre ilk kim yerleştirmişti? Hiç mi umut yoktu? İki bayram arası düğün olmuyordu; bari, aşk olsundu, mesela.

Kanatlarım böyle kırık kırık olduğundan merdivenlerden uçmak yerine, yürüyen merdivenlerin yürüyüşüne eşlik edeyim dedim o gün metroda. Hep acelesi olan şehir insanlarını izlerken zaman o kadar da hızlı geçmiyordu ve bin parçaya bölünmüş bir nar gibi yavaş yavaş dağılıyordum. Metrodan çıktığımda hangi yöne gideceğimi kestiremezliğimdeki ağırcanlılığımda yere düşen gölgemi seyre dalmışım. Ne kadar da büyük görünüyordu! Ve görünen nasıl da hep yanıltıcıydı! … diye kendimi muhabbete tutmuştum ki sırt çantamın bedenimden uzaklaştı(rıldı)ğını fark ettim. Başladım koşmaya çantamın ardından… Diğer uzuvlarımın çalışmalarını duraklatıp tüm enerjimi bacaklarıma verdim ve çantama odaklanacak kadar bir enerji bıraktım gözlerime sadece. Çantamda asılı anahtarlığın üzerindeki siyah maskeyle yüz yüze kalınca atladım çantamın üstüne. Anca o zaman aklımdan geçti, bir erkeğin üzerine atlamış bir kadın portresi çizmiş olabileceğim. Kollarıma yeniden çalışmaları için talimat verdikten sonra çantamı hırsızdan çekip aldım ve yüzüne bir tane patlattım. Evet, erkekti. Hayır, kaçmıyordu. Hayır, karşılık da vermiyordu. Yüzünde aptal bir gülümsemeyle şöyle dedi:

-        Başka türlü sizi peşimden koşturamazdım.

Bu beklenmedik ve küstah ifade karşısında benim yüzümden okunan aptallık onunkini katlamış olmalıydı ki tekrar sazı aldı eline:

-        Beni yakalayacağınızı da biliyordum. (Elini uzatarak) Merhaba.

       +        İnsanlarla tanışmanın daha uygar yolları da var! Polisle tanışarak başlamak ister
            misiniz?


-        Geçen gün eylemde polise de bu çantayla vurmuştunuz sanki. Kolunuzdaki morluğu görünce hatırladım.

+        Siz beni mi takip ediyorsunuz?

İlk kez o an duraklayıp yarı-alıcı gözüyle baktım yüzüne, giyimine. Sapığa benzer bir yanı yoktu. Rastalı uzun siyah saçları, kocaman siyah gözleri vardı. Giyimi ise rengarenkti. Tüm bunlar kibar yüz hatlarını gölgelemiyor, aksine sempatik ifadesini daha da belirginleştiriyordu. Bense kapkaranlıktım hem ifademle hem giyimimle. Benden ne istiyordu bu palyaço kılıklı?

-        Sizi eylemde gördüm. Tek başınıza.

       +        Kendimi ille de bir aidiyetle mi tanımlamam lazım?

-        İsterseniz bunları bir yere oturup konuşalım. Zebeş içer misiniz?

Pejmürde giyimiyle tezat oluştururcasına beni sofra kültürüyle etkilemeye mi çalışıyordu? Böyle etiketlere başvurmaya ihtiyaç duyacak veya kendisine paha biçilmesini bekleyecek biriymiş intibası da uyandırmıyordu. Zebeş severdim. Koşturmaktan hâlâ nefes nefeseydim ancak hâlâ öfkeliydim de. Ama sonuçta, ben de ona tokat atmıştım, yanağı kıpkırmızı olmuştu ve kendimi suçlu hissediyordum o an biraz.

+        Taksim’de zebeş içilebilecek bir yer olduğunu sanmıyorum.

-        Varsa da ben bilmiyorum zaten. Ama hemen şurada bir manav var.

     +         Karpuzun suyunu nasıl çıkaracaksınız merak içindeyim.

-        Neruda’nın şiirindeki gibi: “Ne biliyorsam, sudan, rüzgârlardan öğrendim.”

O şiiri çok severdim ama bir şey demedim. İçimden, çanta çalarak kızlarla tanışmayı da mı doğa öğretti, diye düşünüp kendi kendime gülümsedim. Bana bir şiirle karşılık vermesinden etkilendiğimi sanmış olmalı ki o da bana geniş geniş gülümsedi. Karpuz alıp Karaköy sahile indik. Karpuz kabuğu denize düştü mü yaz geldi derler. İstanbul tüm serçelerini çoktan yolcu etmişken sonbaharla, ruhuma yaz yeni gelmişti onun balıklara yolladığı karpuz kabuğundan gemilerle. Ağzımı gülücüklerle o kadar uzun ve o kadar sık germemi sağladı ki o gün, bunun üstüne artık ne bir gülüş ne bir öpüş tanırdı o ağız. Gün paydos deyip geceye bırakınca vardiyayı, ayrıldık. Kimsenin aklına gelmedi ne bir telefon ne başka bir iletişim yolu sormak ötekine. Her şey olduğu gibi kalsın istedik: Yazılmamış bir kader gibi. Kader, kendisini yazmamıza madem izin vermiyordu, biz de hiç bulaşmayalım, dedik.

Bugün de Kurban bayramı. Erken kalktı çocuklar. Giydiler en güzel giysilerini.
Ellerinde taze kır çiçekleri, üzmediler bugün annelerini. Ben geç kalktım. Arkadaşlarını göremeyeceğinden okulun tatile girdiğine üzülen ve hırsını burnundaki sümükten çıkarmaya çalıştıkça annesinden zılgıt yiyen çocuk gibiyim h
âlâ. Neyse ki İstanbul’dayım bu kez ve tıklamam gereken kapı sayısı az burada.

Anneannemi ziyaret ettim önce. Bayrama anneanne veya babaanne eli değmezse, bayram, bayram gibi gelmiyor bana. Anneanne, çiçeklerin canını yakmaktan korkarcasına zarif hareketlerle çözüyor çingenelerin çiçekleri birleştirmeye sıkı sıkıya bağladığı renkli ipleri. Şu hayatta kurulan tüm bağların, tıpkı ipin çiçeğin sapını bıçakla kesercesine kazıması gibi acıtmaktan başka bir işe yaramadığını düşünüyorum, onu seyrederken. Aile bağları, başta olmak üzere. Yine de, anneanne ve babaanneler iyi. Bir onlar iyi zaten. Anneannem, bir tiyatro oyuncusu gibi abartılı hareketlerle anlatıyor yaptıklarını. Yaptığı TV izlemek, Kur’an okumak, arada bir iki adımlığına dışarı çıkmak ve 60’ından sonra başladığı ve yarı kör gözlerle sürdürdüğü yağlıboya resim çalışmalarından ibaret olsa bile, nasıl da hayat dolu doksan yaşa göz kırpan anneanne denen bu yaşam formu. Kıskanıyorum onu!

Bayramın gerisi… bana yalnızca bir canlının daha öldüğünü hatırlatan et kokusu, kedi-köpeklerin bayram hediyesi et artıkları, biraz burjuvazi, biraz görenek. Kuzuyu, koyunu ve ineği kedi, köpekten farklı kılan bu bayramı anlayamadığımdan, önüme konulan etleri yiyemeyip gizlice peçete arasına sıkıştırdığım veya saksı toprağına gömdüğüm çocukluk günlerimden belliydi, bu bayramla yetişkin hâlimle kuracağım ilişkinin geleceği. Seneler sonra babaannemin morgtaki ölü bedenini görüp soğuk sıfatının karşılayamayacağı derecede farklı bir his uyandıran yanaklarından öptüğümde düşünecektim, “soğuk bir et lokmasını ağzıma atmak üzerine dudaklarıma ilk değdirdiğim an gibi” diye. Böylesi bir benzenim kalpsiz ilan edilmem için yeteceğinden, bana ölü bir insanı öpmenin nasıl hissettirdiğini utanmadan sorabilenlere demedim bir şey. “Tövbe, estağfurullah” deyip beni kınama haklarını ellerinden alıverdim. Artık bir sonraki ölüme kalsın ayıplamalarınız, bacılar…

Bayram ziyaretlerimden eve dönerken indiriverdim göndere çektiğim hanım kız bayrağını. Düzgün toplanmış saçlarımı özgürlüğüne yani bir kaos ortamını andıran başına buyruk-yön bilmez dalgalarına kavuşturdum, böyle zamanlarda kullanmak üzere edindiğim aynamı çıkartıp yüzümdeki hafif makyajı sildim, gittiğim ortamlarda başka konukların olması ihtimaline karşın “Bu kız da böyle tahtası eksik çıktı biraz, bize pek benzemedi” iması yaratmakla yorulmasın akrabalar diye dövmemi kapatan hırkamı çıkardım. Oh be dedim Kadıköy’de denize karşı. Sigara içiyor olsam, eminim, o an bir tane yakardım.

Eve dönmek üzere minibüs durağına yürürken tam Karaköy iskelesinin önünde çantamda bir el hissettim. Gönül mantığa değil isteğe kurulu olduğundan aklıma ilk o geldiyse de, ihtimal vermedim. Saldırgan mizacım gereği yine dönüp bir tane patlatmaya hazırlanıyordum ki, elimi buluverdim bir başkasının dudaklarında. İnsanlardan gözlerimi kaçırma alışkanlığımdan olsa gerek, hep sonradan geliyordu aklıma, ötekinin yüzüne bakmak. Önce dudaklarını gördüm, sonra tüm çehresini. Evet, o idi. Gönlümün, aklıma nispet zamanı gelmişti. İçimden geçeni okurcasına sordu:

-        Bayram kutlamayanların kaderi, iki bayram arasına sıkışmış olamaz. Zavuş içer misin?

Baldan tatlı, limondan ekşiydi. Kader gibi.

Kavram kargaşasında tarafsız kalınca ilk kurşun bana sıkıldı

Kardeşimin gönlünden bir eleştiri koptu bana bugün: Her şey hakkında ahkamseverken bu kadar sen, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlama(ma)ları hakkında niye bir çift söz bile etmiyorsun? Söylenecek her şey söylenmiş, aynı şeyi bir de benim ifade etmemin ne faydası olacak, dedim. Sonra o gitti, ben kaldım, huzur bulmaz düşüncülerimle baş başa. Saldım aklımı çayıra, mevlam kayıra.

Bir süredir en muhalifinden en anaakımına kadar herkes aynı şeyleri söylüyor gibi geliyor. Sözcük seçerken gösterilen özen, düşünürken gösterilmiyor sanki. Sözcüklerin bu kadar hor ve kayıtsız kullanılmasından bir rahatsızlık büyüttüm kendime. Sürekli yazmak ve düşünmek arasındaki iletişim kopukluğuna takılıyor aklım ve bu nasıl bir ironidir ki, aklımın ayağı takıldıkça, kollara kuvvet diyor ve daha çok yazıyorum. Yine de, sözün dünya karşısındaki boşunalığını ispatlama çabasından öteye geçemiyorum. Konuşmaya karşı sessizliği savunabilmek için de sesli değil yazılı düşünüyorum.

Kiminle konuşsam ve tek başına zapt edemediğim fikirlerimden bir kuple ikram etsem kendisine, bir Selim Işık’tan bile daha hayat beceriksizi bir yaşam formunun beni çoktan ele geçirdiğini hissetmeme neden oluyor, her bir arkadaşımın aynı mealdeki cümlesi: Psikiyatriste git. Yok diyorum, ben müzik dinliyorum. Bir doz sakinleştiricinin, bilmem kaç doz alınan müzikten daha etkili olacağını savunuyorlar. Direnmek için yazıyorum. Özgürlüğüme değilse de, özgürlük yanılsamama müdahale edilmesini istemiyorum. Kendini kandırma özgürlüğünün süslü krallığındaki saltanatımdan memnunum.

Özgürlükle ilgili olarak, vaktiyle, şu ankinden artı eksi karışık bir kafayla yaptığım şu karalama hafızamın derinliklerinden yüzeye kulaç atıyor: "Sanmıyorum ki ölümsüzlük ve özgürlük arasında yapılacak bir seçimde ikinciyi seçenler çok olsun. Özgürlüğün imkânsızlığı; insanın itaate, bağlanmaya ve aidiyete meylinden, bir anlamda zihin yapısının totaliter oluşundan kaynaklanıyor gibi. Mesela, kendini muhalif ilan eden hareketler bile belirli seçimler üzerinden var oluyor. Seçim yapınca, taraf oluyor. Taraf olunca, standartlaşma ortaya çıkıyor. Özgürlük diye girilen yolda, yine kalıplar ve sınırlar elde edilmiş oluyor. Ancak, özgürlük, sonsuz seçimi ve dolaylı olarak sonsuz deneyimi ve düşünceyi içeren bir şeymiş gibi geliyor bana."

Ölümsüzlük değil sonsuzluk vaadiyle kandıracağım kendimi ama kendimi nereye koyduğumu bir türlü bulamıyorum. Halil Cibran’ın Yalnız bir kez dilsiz kaldım, biri bana, "kimsin sen?" diye sorduğu zaman cümlesi yardımıma yetişse de, şüpheyle yaklaşıyorum bu belirsizliğe ve gözüm tutmuyor onu ilk başta. Kavram içinde yüzerken kendimi şu kıyıya vurmuş buluyorum: Herkes en çok kendine haklı, bu yüzden herkes en çok kendine hatalı. Her şey zıddıyla var diye, bu en çok’lara en az ile karşılık veriyorum. Herkes sözünü de en az kendinden sakınmalı.

Sonra nesrin denizinden çıkıp daha tehlikeli sulara dalıyorum: Boy verip duruyorum şiirde, anlama batıp çıkamamaktan korkuyorum içten içe. Bilsem de bir ölüm kalmış özü sözü bir, yaşamaktaki cahil cesaretimle, şu şiiri araf ediniyorum kendime:

Uyanmış kalmışım, nasıl bir şey bu
Toprağa baktım, yerinde yoktu;
Şiirden aşağıya attım kendimi
Düşerken düşündüm, ölmesem mi?


*İtalik şeklinde yazılan dizeler İbrahim Tenekeci'ye aittir.

Atıfet: Ahiretlik Suallere Dünyalık Cevaplar

"Denizi sabunla mı yıkamışlar? Köpük köpük" diye sordu çocuk. 5 yaşındaydı. Henüz şair değildi.

"Çantamı geri verir misiniz?" diye bağırdı kız. İçinde çok değerli bir şey var sandı hırsız. Kız, eşi bile olmayan bir eldivenin peşindeydi. Annesinindi.

"Sosyalizm, yalnızca yoksullar için mi?" diye sordu genç. Utanarak saklıyordu zenginliğini.

"Senin tuzun kuru. Konuşursun sorguda. Ne diye yatasın ki içeride?" diye sordu dava arkadaşı. Mücadelelerini hangisi yanlış anlamıştı? 

"Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar" dedi şair. "Bir sürü kelime verdim ona, hiç bir anlama çıkmayan" diye onayladı kadın.

"Gerçeği niye öğrenmek istiyorsun?" diye sordu maşuk. "Onu değiştirmek için" diye yanıtladı âşık.

"Alt tarafı yattık. Niye mutsuzsun?" diye sordu adam. "Aklım, alındı. Asıl okşanmak isteyen oydu" dedi kadın.

"Ondan daha zeki bir kadını hak etmiyor muyum, abi?" diye sordu erkek. "Bu kadar küçümsemen, senin küçüklüğünden" dedi arkadaşı.

"Neyim eksik de beni sevmiyorsun?" diye sordu ümitsizce. "Tastamamsın. Tamamlanacak bir şeye benzemiyorsun" dedi kadın. 

"Aşktan ölünür mü?" diye sordu. "O zaman aşk biter. Bitsin mi?" diye yanıtladı kendini.

"Son dileğiniz nedir?" diye sordu cellat. "Herkese teşekkür etmek istiyorum. İntiharım bu kadar kolay olmazdı" dedi, acılarından kurtulacağına sevinerek.

Yazmaya mı azmaya mı gelmiştiniz? Buyurun, bir kaz bir de saz.


Piyasa olma hâlini eleştirme güdüsüyle kalem kullanan bir yazarın piyasa olabilmek adına verdiği ödünlere değinen bir yazıda, aforizmalarıyla birtakım sanal ortamlarda nam salmış bir yazar geçimlinin hırsızlığını yaptığı bir cümleye denk gelmem ironik oldu. Aforizmalar üzerinden edebiyat yapılamayacağı gerçeği yüzümüze karşı kıs kıs ve arkamızdan kahkahalarla güle dursun; kimsenin hislerin ve kelimelerin sahibi olamayacağını biliyoruz ve yine de, böylesi bir lokmayı yutmuyoruz.

Bazıları kendisine piyasada yer edinip yükseldikçe erdemlerini yitiriyor. Erdemli olma niteliğini sandığa kaldırıyor ve “en gerçeği ben söyledim” edasıyla tanrısal bir zekâya adaylığını koyuyor. Ne tanrısı! Çocuk aslında; sırf eli kalem tuttuğundan, bir çocuk gibi tutturmasıyla: “O yazıyorsa, ben de yazarım. Onun kitabı var, benim yok, banane.” Kendi fikirlerine böylesi değer yükleyip kendini bu kadar yüksekte görüyorsun ama gerçek en aşağılarda bir yerde ve sen de giderek uzaklaşıyorsun ondan, demek isterdim böylesine.

Her çalışan, bir beyin pazarında. Sanatçı bundan bağımsız değil. Düzeni eleştirmek için sanat üzerinden gitmesi, onu bu çemberin dışında tutmaya yetmiyor. Belki de, bu tiksintiyle daha da eleştiriyor mevcut düzeni. Ama “anne bak ben yazar oldum” diyenin de, “baba ben yazar olacağım” diyenin de, hâlâ sayfasında kaç kişi okumuş sayaçları, hâlâ sayfasında şu kadar izleyenim var fotoları. Zaten, kâğıda dökülen her yazı bir kitap adayıyken, istisnasız her kitap da bir meta. Türkiye'nin kitap üretimiyle tüketimi arasındaki uçurumu bir de buradan okumalı.

En muhalif duruş bile, yer yer, bir danışıklı dövüş barındırıyorken, egemen dili yeniden üretirim çekincesiyle, yazmak ile arama mesafe koyduğum anlar oluyor. “Benim fikrim, ben söyledim, ben buldum” alt metinlerinde saklanan şişkin egolara karşı iyelik zamirlerini ve eklerini hayatımdan uzak tutmaya çabalasam da, noktalama işaretlerinin önünde ben de hemen şapkamı çıkarıveriyorum. Her bir işaret, her bir imge insanı gerçekten daha da koparmaya yarıyorken, hem de. Bakın tarihe. Az ama uz yaşamadı mı insan ilkelliğinde? Modern zamanın icadı “insanları seviyorum”, “umut var” benzeri söylemlerle yazım yollarını aşındıra dursun onca yazar, sevgisizlik de hoşgörüsüzlük de uçsuz bucaksız bir inatla artarak kazınmaya devam ediyor kalplere. Bu tür bir iyimserliği, küstah bulmam da bundan. Gerçekle yolu kesişmeyen hiçbir umudu çıkınıma koymuyorum artık.

… ısrarlı kendilik arayışının, sert eleştirilerinin, çilekeşliğe yatkınlığının ne kadarının adaletsizliğe yöneltilen isyanı, ne kadarının hırçın bir kişiliği, ne kadarının nefsi bastırma isteğini, ne kadarının diğerkâmlığı, ne kadarının gözden uzak kalmışlığın getirdiği incinmişliği, ne kadarının iki yüzlü bir topluma beslenen hıncı, ne kadarının şen, neşeli, bilgece bir kayıtsızlığa ulaşma çabasını, ne kadarının değerli olanı savunma, sahiciyi yeniden tutuşturma isteğini yansıttığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Ama iyi yapıtı diğerlerinden ayırma imkânımız her zaman var.*

Kâğıda kaleme düşkünlüğün artmasının arkasında ise tek bir hakikat selamlıyor insanı: Tatminsizlik. Modern dünyanın sunduğu onca lükse, yarattığı onca keyfe rağmen boğuluyor insan onca seçimin tek çıkışı olan seçimsizlikte. O kadar çok meta var ki hiçbiri artık insanı doyurmuyor; doğrudan kendisi bir meta olmak istiyor. Her birimiz, "rahatı kaçan ağaç" gibiyiz. "Nereye gidelim, sıkıntımızdan" diyor ve kâğıda, kaleme, kitaba yürüyoruz.**


* Bu paragraf Nurdan Gürbilek'e aittir.
** Bu mısralar, İbrahim Tenekeci'ye aittir.

Kerameti Kendinden Menkul Naifce Dilekler

http://fizy.com/#s/185wdr

Gözlerimi kedi miyavına açıyorum her sabah. Bir sabah da bir kedi benim çay isteğime açsın istiyorum gözlerini.

Güller ilan-ı aşk için kullanılmasın istiyorum. Babası oje sürmesine izin vermeyen kız çocuklarının gülleri koparıp koparıp çakma oje yapması kadar zalimce bu da.

Meyvenin yenilmek için kabuğunun soyulmasına ihtiyacı yok, nasıl bir insanı sevmek için kıyafetinin çıkarılmasına gerek yoksa.

Bir arkadaşın “bakalım bilebilecek mi” diye kobay faresi olarak beni kullandığı fal baktırma deneyinde, elde edilen sonucun “koyu renk saçlı koyu renk gözlü başka bir kız var hayatında” olması yine de bir elem kaynağı benim için. Hani fala inanmayacaktık.

Beni sevindirmek, sabah kalkmaktan daha zor değil. Karaköy’e kahveye veya Piyer Loti’ye çaya çağırsın mesela beni, günün en güzel saatleri bunlar’da.

Kız çocuklarının oyuncak araba merakı kadar oğlan çocuklarının oyuncak bebek merakı da giderilsin diyorum. Yine de favorim kuklalar. Kuklalar, çocuklukta kalsın; geleceğe taşınmasın.

Müslüman mahallesinde bir Noel Baba, Hristiyan mahallesinde bir Nasreddin Hoca istiyorum. Çocuklar, gülümsemelerini din süzgecinden geçirmez nasılsa.

Kedi köpek kadar ehemmiyet verilsin istiyorum karıncaların, sineklerin, hamamböceklerinin hayatlarına da. Bizdeki nefes onlarda da var, bize ulaşmasa da.


Köydeki gibi kabakları ipe dizip kurutmak istiyorum, kış ayına. Yeniden belirli günler ve haftalar kitabına girer umuduyla, saklayacağım yerli malı haftasına.

Tarifini bildiğim yemekleri yapmak eğlenceli değil. Yeni tatlar bulmaya hevesli bir damak arkadaşı fena olmayabilir. Rakıyı kolayla karıştırmaya, nesquikle acılı ezmeyi baş göz etmeye bir meyil.

Adalet sözcüğündeki “let” hecesinin tek başına bir kelime olarak “yoksulluk” anlamına geldiğini bilen en az bir avukat istiyorum. Bir başkasının acısında kendi güçsüzlüğünü görebilecek cinsten, tüm ezilenleri savunmaya.

Sarhoş olmadan da gülünç duruma düşmeyi isterken, göze almak değil meydan okumak kafasında bir arkadaş istiyorum.

İsim-şehir-hayvan niyetine şarkı-şiir-film oynayalım istiyorum. Umut'un "U"su ile ben başlıyorum: Uzun İnce Bir Yoldayım-Ulu Orta-Uzak.

Çok istersek olur diye duydum.

(Clann Zú’dan “Hope this day” ile devam)