Uyanan Güzel

Hep aynı şeyleri yazıyorsun, dedi. Kendime ne zaman bıçak çeksem, ellerimin titrediğini bilmezmiş gibi. Hakkını veremiyor avuçlarım o bıçağı eline almışlığının. Ağzıma kalsa, anında bitirecek işi. Tanrı, ağzımızı ortasından öyle bir yarmış ki dudaklarımızdan söz değil kan dökülüyor. Sözü geri alamadığımızdan kanın lekesi de çıkmıyor. Bundan sekiz yıl önce tek bir söze satmıştım diğer tüm sözleri. Diğer sözlerle birlikte kendimi de satmışım şefkate. Şefkatin gölgesinde, huzurun serinliğinde uyuyakalmışım. Sekiz yıl uyuduktan sonra kendime uyandım ama tanıyamadım bu kez de kendimi.

Gerçek, insanın kendisine söylediği yalanların toplamı imiş. Göz gözü görmezken yalandan, hangi gerçekten güç alayım, nerelere sığınayım. Çok utanıyorum kendime ettiğimden, gitmek istiyorum bu şehirden. Bu şehirde tek başına ayakta kalmak bu kadar zor olmasaydı, ben de bu kadar çok hata yapmayacaktım. Bu şehirle alıp veremediğin ne var, diye sordu bana bir de. Bu şehrin benle alıp veremediği ne var? Bu şehri sevdim diye mi tüm bu olanlar? Neyi sevsem başıma yıkılıyor. Birinin de altından bir yanım ezilmeden kalkabilmiş olsam. Birkaç hücrem yanlarına kâr kalıyor hep. Bu hücreler, ya kalpten ya beyinden. Bazen bu nedenle bulamıyorum aklımı koyduğum yerde, bir yere takılıp kalıyor. Akıl bu, kendine uyar, dönemez de evine.

Öldürmeyen şey güçlendirir, dedi. Hep der bunu ölmeyi bilmeyenler. Keşke ben de beni öldüreni öldürebilsem. En azından, aynı ölü dilini konuşabileceğim biri olur çevremde. Ölüler birbiriyle konuşur da sanki. Her ölü, hayat dolu bir bedende yeniden doğmak ister. Demem o ki, ölü ölüden kaçar. Beni bana ikna edecek kendi aklımdan başka akıl kalmıyor geriye. Kendime hesap vermek de ne zor iş, kendim hesaptan anlamazken. Vicdan muhasebesi dersini geçemedim ben. Başkalarını affetmek için yaptığım işlemlerden tam not aldım. Kendimi affetmek için bir çizik olsun atamadım. Çiziklerim yerine kırıklarım oldu gönülden.

Geçtiğim yollardan geçmeyenlerin eleştirilerinde yitiyorum kendimi. Başkasının kaderi uzaktan hoş gelir, değil mi? Ağız diye bir şey ihsan edilmiştir. Aç-kapa anlatırsın derdini. Dinler ama umurunda değildir. Herkes derdini anlatsın, sonra gitsindir. Eve geç kalmak istemez hiç kimse. İzlenecek diziler vardır, yıkanacak bulaşıklar, sevişilecek bedenler, uyutulacak çocuklar, kahkaha atılacak muhabbetler. Kırılgan mıyım ben? Yoksa, kibir mi bu? Akortsuz atıyor kalbim. Ama çok sevmişim. Dünyanın dibi olsa, elbet vuracaktım. Bunun yerine, başımı taştan taşa vurdum. Ne haddine senin sevmek, pis uyumsuz. Ünlem bile koydurmuyor kendini şu cümlenin sonuna. En sıra dışı adamda bile sezdim; yerip durduğu dünyaya uyum sağlama, tek başına geçmeyi becerememekten korktuğu uyum köprüsünden onu elinden tutup geçirecek ortalamanın biraz üstünde ama yine de sıradan bir kadın bulma, çoluk çocuğa karışma, mutlu bir son edinme, huzurun ve şefkatin esiri olma arzusunu.

Kendimi, uyumlu olmaya layık görecek kadar sevemedim belki de. Çok midem bulanıyor insan olmaktan. Söz denilen hep kusmuk. Yoksa, kimsenin diğerine diyeceği bir şey yok. Kimse, acısını kakalayamaz zaten diğerine. Empati dedikleri, modern dünyanın zulmü örtme çabası. Kimin sevgisi güçlü ki, bir başkasının cehennemine inebilecek kadar
. İnsan benliği başkasının acısını geçirmez. Geçirse, böyle mi olurdu dünya? Böyle olmasa, bu dünyayı yıkmak istemezdim başınıza. İnsanlığın onda onu kaçmak olduğundan, yetişemiyorum da kafalarınızın hızına.


Takatim kalmadı. Kendime dar ettiğim şu dünyayı, geniş geniş yaşamak istiyorum artık. Gülmek, gezmek, dans etmek, geceden karanlık sözcüklerimin üzerine güneşi doğurmak istiyorum. Pimimi çekse o el, mutluluğa patlayacak bir bombayım. Öyle bir saçılacağım ki etrafa, erinçle dolacak tüm hastaneler. Ama bunun için bir omuzdan fazlasına ihtiyacım var. Şefkate indirgenmiş sevgilerin oyunu sonradan çıkıyor.

İnsan dışarıdan bakılınca görülmüyor. Sustuğum kadar eksik, konuştuğum kadar eğretiyim. Her şeyi baştan anlatmam lazım ama yazının değil de dünyanın diline düşmekten çekindiğimden var bir sustuğum. Kustuğum da, emanet ona. Ve daha şimdiden, bir gün onu ağlatacağım diye çok korkuyorum. O hali işime yaramaz çünkü ve ansiklopedi kalınlığında bir 30 yıl hikâyesini birine en baştan anlatamayacak kadar da yoruldum. Siyah-beyaz bir Türk filmi izlercesine dinliyor beni; arada gözleri doluyor, yüzü düşüyor. Bu h
âlini görmemek için gözlüğümü çıkarıyorum onun yanında. Geçen gün “Bu yaşa kadar bunca yükle gelebildiğine göre ne kadar güçlü olduğunun farkında değil misin?” dedi. “Ne fark eder” dedim, sanki böyle olunca daha mı az acı çekiyorum. “Geçecek” diyor. Nasıl bu kadar emin konuşabiliyor?

Aynı şeyi düşüne düşüne aşındırmışım aklımı. Motor yanmış bir kere; yağ eksilten bir araba gibi beyinden hücreleri eksiltmece. Bu akılla yola çıkılmayacağını da bilemedim, bu akılla. Hâkim beye çıksam diyorum bir de. Şikâyetim var, diyeceğim. Çocukken, akıl yaramazlığa erince, veririz diye korkuttuğunuz polisler nerede? Jandarma da mı yok? Bileklerim incedir; tutamaz da tutunulmaz da. Aklımı yerinde tutamayan şu bileklere dar bir kelepçe bulunamaz mı? Vicdanım kaçıncı dereceden bilsem, insanlığa atamamı isteyeceğim. İnsanlık tarihine not düşmek istiyorum kendimi. Adım Nefise, soyadım Nefis. Ve kendine yalancı bu kimliğimin sayısız nüshası yurdun dört bir yanındaki mahkeme duvarlarına asılmış. "Aklı her şeyden üstün sanıp o akla güvenerek hata üstüne hata yapan, sonra bu hataların farkına varan ama hatalarını düzeltmek için de o hataları yapmasına neden olan akla güvenmesi gerektiğini bildiğinden aklını boşamak için vicdan mahkemesine veren" olarak sorarsanız, hemen tanırlar beni.
 

Aklımın yoldan çıkmasında ve vicdanımın anasını bellememde emeği geçen herkese saygılarımı sunarak sorarım, tanıdığınız bir boşanma avukatı var mı?

Taşrada Ölüm Hazırlıkları




Pazartesi

Hayatı, görev bilinciyle yaşamanın gururunu çıkarıp astım. Hayatımı, başkalarının ihtiyaçları ve istekleriyle doldurunca, benimkilere yer kalmamış meğer. Otuz yılda bir, bir şey isteyip de bu isteğim gerçekleşmeyince 6 yaşındaki bir çocuk gibi ağlayarak tutturmam, bundan olsa gerek. Vere vere, almanın doğasına uzak kalmışım.

Senelerdir yapmayı en çok istediğim şeyi de böylece yaptım: Tek başıma hiç bilmediğim bir şehre gidip o şehri keşfetmek. Araya hiç kimseyi veya hiçbir şeyi karıştırmadan. Şehir hakkında hiçbir araştırma yapmadan geldiğimden, araya ölü yargılarımı da sokmadan. İnsan, hiç tanımadığı bir şeyle, kendini daha rahat tanıyor.

Kaldığım pansiyonda insanlar erkenden yatıyor, eşyadan başka çıt çıkaran yok. Bu, bana iyi geliyor. Yalnız kalabilme becerimi geliştiriyorum. Sevince lazım oluyor çünkü. Odamın cundası caddeye bakıyor. Bu kasaba da çocukluğumun geçtiği kasabadan pek farklı değil. Arada, müziği son sesine kadar açmış ve belli ki direksiyonda mahalledeki bir kıza mesaj verme niyetiyle kafayı bozmuş bir delikanlının bulunduğu bir araba geçiyor. Ve çalan şarkı hep arabesk oluyor. Zaman aksa da, taşrada bazı şeyler değişmiyor. Hâlâ Saçlarını dağıtırsın çalıyor teypte.

Çocukken, babaannem saat gece 12’yi vurdu muydu, ışıkları kapatmamızı söylerdi. Yoksa, gece bekçisi uzun uzun düdüğünü çalarak kızardı. Korku dolu bir heyecanla kapatırdık ışığı kapatmasına ama babaannem odadan çıkar çıkmaz, kardeşimle perdeyi hafifçe aralar ve ışığını kapatmamış ev var mı diye bakardık. Bazen olurdu ve gerçekten, o zamanlar asayişi sağlamak için sokak sokak dolaşan gece bekçisi, o eve doğru dönüp düdüğünü çalardı. Sanki bizim eve çalınmışçasına perdeyi hemen kapatır ve yataklarımıza girerdik. Ben, gece yarısından sonra tekrar Külkedisi’ne dönüşen Sindirella ile bekçi arasında bir bağlantı kurmaya çalışırdım. Masal ile gerçeği, belki de, o zamandan birbirine karıştırmaya başlamıştım. Masallarda sadece iyiler kazanır diye masallardan medet uman, gerçek dünyada bir başına kalınca kendini nasıl var edecekti bilmem.

Burada saat daha 12’yi vurmadı ama en işlek cadde bile ıssızlaşmış şimdiden. Taşranın sırrı. İçe dönük insanların kılıfı. Bir şey saklar gibi. Büyük şehir insanının bilmediği bir şey. Taşradan büyük şehre göç edeninin de kısa sürede unutacağı bir şey; sevişirken kokusu teninize sinen ama üzerinden çok vakit bile geçmemişken, sokakta yanınızdan geçse kokusundan çıkaramadığınız eski bir sevgiliye dönüşür taşra.

Taşranın sıkıcı bir güzelliği var. Alışılıyor. Evlenilen ve eş olunan kişi gibi. Yalnızca huzur vaat ediyor. Büyük şehir ise fettan bir güzel. Her haliyle sizi baştan çıkarıyor. Evli birinin kaçamağı gibi; kaçamak kaldıkça sevilmeye layık. Tutku vaat ediyor.

Ve ben büyük şehirden taşraya biraz da o’ndan kaçmak umuduyla gelmişken, acıyla fark ediyorum, her yere de o’nu yanımda taşıdığımı. Ne kalp ne zihin tak-çıkar çünkü. Ama yaşlanıyorum; belleğimden umutluyum.

Düdük çalan gece bekçisinin yokluğundan mı, o’nun yokluğundan mı bilmem, uyuyamıyorum.

Salı

Bilmediğim bir şehirde dolaşmak da kaderin özeti sanki; yolun nereye çıkacağını kestiremeden yürüyorum. Her kasabada olduğu gibi, burada da fark ediliyor hemen yabancılar. Dik dik baktıklarına göre de bir ben fazlayım. Dilenci teyze bile herkese “Allah rızası” için diyor da, bir bana yüz vermiyor. Dua okumak yerine içinden en ağır hakareti eder gibi bakıyor yüzüme. Kovar gibi. Buraya önceden gelen yabancıların kimseye faydası dokunmamış, anlaşılan.

Burada da deliler var, eksik olur mu hiç! Kendi kendine konuşana niye deli derler ki, herkes konuşmaz mı kendi kendine? Ben hariç; ben daha çok o’nunla konuşuyorum, içimden.

Asker tıraşlı, pabuçları eskimiş, pantolonu kısa bir genç oturuyor bankta. Bomboş bakıyor. Deniz, dere gibi bir şey olsa, ona bakacak. Zaten içinden su geçmeyen taşra, daha bir taşra. Aralık ayı olmasına rağmen hava, inadına, ılık ve güneşli ama biliyorum, bu, karın habercisi. Asker tıraşlıya Pencereden Kar Geliyor türküsünü hediye ederek içimden, uzaklaşıyorum oradan.

Elinde parlak sarı-kırmızı oyuncak davuluyla 8 yaşlarında, kumral, yeşil gözlü bir çocuk, annesiyle güvercinleri yemliyor. Yırtık pırtık kıyafetli, aynı yaşlarda, esmer mi esmer, kömür gözlü bir çocuk yaklaşıyor onlardan tarafa. Renkler, bazen gerçeğin acı bir temsili. Kumral çocuk, güvercinlerle ilgilenmeyi bırakıp davulunu çalmaya başlıyor birden. Kıskanarak bakıyor kavruk tenli; elindeki sigara paketiyle otobüs durağının camına vurmaya başlıyor o da. Nasıl yaratsın davulun yarattığı etkiyi! Kumral çocuk muzaffer bir edayla bakıyor. İnsan demek daha o yaştan biliyor zulmetmeyi. Esmer, bir sigara yakıyor sonra. Dumanı, tüm sigaralardan daha çok boğuyor beni.

Yanımda yürüyen iki emekli hallice amcadan biri “Balık alalım” diyor. “Kışın balık daha iyi oluyor. Yazın balığın iyisi buraya düşmüyor.” Diğeri belli ki konuşkan olmayan taraf. Başını sallayarak onaylıyor.

Her kasaba meydanının vazgeçilmezi Atatürk heykeli, burada Atatürk’ten çok Kenan Evren’e benziyor. Onun zamanında mı yapılmış acaba? Kenan Evren’e ait her fikrin kabahatini Atatürk’ten bulan zihniyeti hatırlatıyor bana. Şu da var; bazı heykeltıraşlar, heykelini yaptığı ünlü bir kişiyse, heykeli kendisine benzetirmiş, eseriyle birlikte hatırlanmak için. Belki de öyle bir şeydir.

Kasabaların her yerden duyulan belediye anonslarını özlemişim; kulak kabartarak anlamaya çalışıyorum. Kendi ayakkabısı boyasız ayakkabı boyacısı da üç kez tekrar eden anons sonunda bana dönüp “Sen anladın mı?” diyor. Anlamadım ama sevdim. Böylesi sevmek de iyi be! Anonssuz İstanbul’u da hiç özlemedim. Belki, biraz o’nu. Ama biraz.

Çarşamba

İstanbul’un savunma mekanizması gelişmiş, taşra daha korunmasız. Bilge görünmek veya ahmaklığını gizlemek için ne dilini ne bakışını susturmak zorunda kalmıyor kimse burada. Kendisinden konuşmasının beklendiğini bildiği halde susuyorsa biri, bilin ki, konuşursa sözü uçurum olacak ve sizi sözden aşağı kendi derinliğinize itecektir. Ve ne kadar derinse içiniz, düşerken o kadar yanacaktır canınız. İşin asıl kötü yanı ise ölmeyeceksiniz. Hayat lastik gibi sünebildiğinden, ne kadar gerilse de, yeterince eskimeden kopmuyor o lastik. İşte, İstanbul insanı güve gibi kemiren bu tür suskunluklarla doluyken, taşranın sözleri naftalin kokuyor. Uzun sessizliklere benzeyen koridorlarında kaybolunan marketlerden ziyade esnaf dükkânlarının bulunduğu taşrada bir şey sorsanız esnafa, şehirdeki gibi yüzünüze bile bakmadan “Yok” demek yerine, sizi en az yarım saat misafir ediyor, bulacağız aradığınızı diye. Bulamasalar da, bir çaylarını içmiş oluyorsunuz.

Ne hayret vericidir ki kediden çok köpek var bu soğuk memlekette. Ve daha dayanıklı olduğu sanılsa da cüssesi nedeniyle, kedi kadar güçlü değilmiş en kocaman köpek bile. İnsanlarda da benzer. Cüssesi nedeniyle erkeği daha dayanıklı sanmaya meyilliyiz. Oysa, tüm büyük şairler erkeklerden çıkıyor. Tüm büyük şiirler de büyük acılardan. Çünkü gözyaşı bünyede barındırılamaz hale gelince şiir olarak akıyor kâğıda. Kadın ise gözyaşlarını saklamadan dökebilse de, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilir; bu gücü kadına bu coğrafya tanıyor. Annenin, ölen oğluna ağlayıp durduğu ama diğer oğulları ve kızları için ayakta kalmak zorunda olduğunu bildiği bu coğrafya.

Asker tıraşlıyı bugün yine gördüm; aynı yerde, aynı bankta, aynı görmez bakışlarla. Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle yanına oturdum. Aynı cesareti söz açmak için gösteremedim. Zaten hep söz olmuştur başımı belaya sokan; sözsüz konuşabileceğim birini arayışım ondan. Konuşmadan ve birbirimize bakmadan kaç dakika oturmuştuk bilmem, “Gurbet” dedi (Bilmeden, dün uygun bir türkü hediye etmişim demek ki). “Asıl gurbet, dünya” diye yanıtladım onu. Sulu sepken başlamıştı. Yağmur, gözyaşını göstermezdi ama ben gördüm yaşını. Günlerdir akıtmaya kıyamıyormuş ve onu kaybetse gurbette ayrı kaldığını kaybedeceğini sanıyormuşçasına akıttığı bir damla yaşını. “Bırak, düşsün” demek istedim ama “Kaybetmeyi umursamadığında kazanıyorsun” gibi bir şey çıkıverdi ağzımdan. Galiba, daha çok kendime ettim o lafı ben.

Perşembe

Kasabanın arka sokaklarına daldım bugün. Arnavut kaldırımlı taş sokaklar ve bu sokakların eski taş evleriyle kendimi bambaşka bir âlemde hissettim. Ana caddenin hemen paralelinde olmalarına rağmen, kimsenin yolu geçmiyor buralardan. Unutulmuşlar. Yıllardır kimse uğramamış gibi, bazı evler yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutmuş ve kederine terk edilmiş, bazılarının pencerelerinden görünen solmuş danteller ise son imdat çığlığını atıyor. Elbette bu kasabada da vardır bir “Burjuva Hayatını Renklendirme Amaçlı İşgüzârlıklar Derneği” ve el atarlar restorasyon işine diye ummaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bu birkaç katlı eski konakların ifadesi mütevazı; vaktiyle dillere destan güzelliğiyle kasabanın her erkeğinin kalbinin kapısını tıklatmış bir kadının yaşlanınca bile solmayan zarafetini taşısa da, doğayı ve hayvanları yerinden etmiş olmanın mahcubiyetiyle selamlıyorlar insanları. Bu zarafeti taşımayı bırakıp tamamen parçalarına ayrılmadan önce, bu utançla affedilmeyi bekliyor bu evler. Bir yandan da, artık taşımakta zorlandıkları taşlarını kendi kendilerine düşürüp kırabilirler, her an. Kimse, içinde bir ölüyü uzun süre taşıyamaz, yoruyor; kendimden biliyorum.

Yakınlarda bir göl var sanırım. Çocuk simitleri satan bir dükkâna rast geldim. Tuhafıma giden, çocuk simitlerinin hemen üzerinde duran tabela: “Canlı yem bulunur.” Ya kötü bir tesadüf ya ben anlamı fazla zorluyorum.

Pansiyonda kahvaltı için ikram edilen peyniri pek beğenip peşine düştüm. Tuzsuz taze lor imiş. Gittim yarım kilo aldım, nasıl taşıyacaksam ta İstanbul'a. "Bir ay bozulmaz abla" deyip paketini vakumladı, “2,5 lira” diye ekledi. Herhalde yanlış anladım diye geçirdim içimden; “2,5 lira mı?” diye tekrar sorsam “Yuh, abla, o kadar ucuza olur mu?” yanıtı verilir korkusuyla, 12,5 lira uzattım. Satıcı 10 liramı geri verdi gülümseyerek. Hemen çaktırıyorum yabancı olduğumu, burası İstanbul mu?

Pansiyona dönünce kapıda kaldım. Zili çaldım çaldım, açan olmadı. Pansiyonun yanında bulunan oto yıkamacıdaki, biri 20'lerinde biri 60'larında iki erkek bana gülümsemeye başladı. Ben de gülümseyip hemen sırtımı döndüm. Korkuyla zile bastım yine. Açan yok, beklemeye başladım. Hava soğuk; kar atıştırsa yeridir. Kendimi, Karay’ın Eskici öyküsündeki Hasan gibi hissediyordum. (Çocukken okuduğum bu öyküde, kimsesiz kalan Hasan’ı Filistin'e halasının yanına gönderiyorlardı, orada herkes Arapça konuşuyordu, Hasan gurbet elde kendisini güvensiz hissediyordu, Türkçe konuşan bir eskiciye rastladığında ondan ayrılmamak için ağlayıp duruyordu ve eskici Hasan'a “Ağlama” dedikçe ben de Hasan ile birlikte ağlıyordum. İçime işlemişti bu öykü, çocuk aklımla ne anladıysam artık. Bazen çevirmen olmamda bu öykünün etkisi olmuş mudur diye düşünürüm. Aslında çevirmen değil “serbest” çevirmen olacaktım ben. Her alanda bir serbesti peşindeyim ya, yalnız da olsam özgür olayım yeter ya. Hadi ya!) 20’lerindeki çocuk elinde çay dolu bir ince belliyle yanıma geldi. Ben daha bir şey diyemeden “Abla, için ısınır” diye elime tutuşturdu. Çay ve kahveyi ağır ağır içmeyi çok sevdiğim bilgisi aklımdan çıkıvermiş olacak ki ince belliyi tekila gibi diktim kafama. Kendini ağırdan satan ağır ablalar gibi bardağı almaya gelmesini bekleyecek değilim elbet. Yanlarına gidip teşekkür ederek bardağı uzattım. 60'larındaki amca “Burda otur, doncan” dedi ve herhangi bir insanı taşıması şüpheli, yarı-topal bir sandalyeyi önüme itti. Oturdum ve otobüs yolculuklarında sık rastlanan, yan yana koltuklara düşmüş genç-ihtiyar sohbeti başladı böylece. Amca 75 yaşındaymış. 20’li yaşlardaki çocuk da torunuymuş. Maşallah! Bir demlikten fazla muhabbet ettik. Kendisinde nasıl bir izlenim bıraktıysam, pansiyon sahibemin bana telefon etmesiyle yanlarından ayrılırken, bana şu nasihati etti: “İnsanlar hakkında daha çok şey öğrencen. Ama benim yaşıma geldiğinde görcen, öğrendiklerin bir boka yaramaz.” Selametle kal, amcacığım.

Cuma

Âşık insan, o’nunla uyur o’nunla uyanır. Ben bu sabah Zebercet ile uyandım. Hâlbuki, onunla uyumamıştım. Bu kasabanın bilmediğim hangi yanı beni böyle yakınlaştırdı Zebercet’e? Arayışın bile değil bulamayışın öyküsüydü onunki. Peki, ben burada bir şey mi arıyordum da hâlâ bulamadım? Pansiyon köşelerindeki halim mi bana Anayurt Oteli’nin Zebercet’ini hatırlatan? Bu kasabanın Zebercet’i de ben mi oldum, ne ölü ne sağ? Haha, al sana bir madalya! Eh, katledilmeyi bile göze alarak kat ettim bu yolları. Bu Zebercet sıkıntısı doğal, doğru yoldayım. Hadi perdeleri açalım.

İstanbul’da evler birbirine çok yakın. Yine de, örtmem perdeleri. Nasılsa, kim kime dum duma. Taşrada evler birbirine uzak ama herkes pür dikkat kesilmiş. Akşam yatmadan çektim, hangi akla hizmet, motif olarak üzerine kuş yerine kafeste bir kuş kondurulduğunu anlamadığım perdeleri. Kafesin etrafı da, kafesin içine kadar ulaşamayan çiçekli ağaç dallarıyla dolu. Baskı düzeni, eşya estetiğini bile ele geçirmiş. Perdenin rengi de pembe, tutmayın beni öleceğim!

İstanbul’a dönüşüm yaklaştıkça, acımtırak alaylarım beni tekrardan ele geçiriyor. Yoo, yoo, yoo! Ben buraya ruhumu iyileştirmeye geldim. Kalemle kendimi kazımaya geldim. Geçmişi geride bırakıp şimdiyi sevmeye ve geleceğe ümit beslemeye geldim. Sevmezken sevdim diyen, severken inkâr eden kalbime boyunun ölçüsünü vermeye geldim. Âşıkken kıyıdan değil dipten yüzmeyi öğrenmeye geldim. Yağmurlarını bana yağdırıp duran acemi buluta “Şemsiyem delik, toprağım kuru; elinden geleni ardına koyma” demeye geldim. Söylemek ile söylememek arasına gerdiğim ses tellerime kalender olmayı öğretmeye geldim. Gurur denen bıçakla ikiye ayrılan benliğime ikisi bir aradalığın tadını sevdirmeye geldim. Nefis terbiyesizliğimi şiirle terbiye etmeye geldim. İçimde sakladığım ve atmayı düşündüğüm taşı parlatmaya geldim. Halıyı altımdan çekip beni kıç üstü düşüren kadere “Tesadüflerin toplamından başka nesin ki!?” diye bağırıp ayağa kalkmaya geldim. Aslında, ben biraz hava almaya geldim. Ağaç iyidir; bir koşu dağa çıkıp geleyim.

Cumartesi

Ellerim paltomun ceplerinde, bilmediğim bir şehrin sokaklarında dolaşıp duruyorum. Şair miyim neyim? Burada hiç şiir yazmadım, oysa. Zaten kadın olanlarına şair değil, şaire deniyor. Ben de şaire değilim. Ben ne yazdığını bilmezin tekiyim. Bilemeyişle cezalandırılmış fanilerden biriyim. Işığı, bilemeyişteki abise çekmeye uğraşırken boğulmaktan kıl payı kurtulan bir dalgıcım. Yine de suya dalmaktan vazgeçmeyip suyun dibinde nefesimi tutmuş başka bir dalgıç bekliyorum. İçimden balıkları sayıyorum, uyuyakalıp boğulmayayım diye. Sayıları, sözcüklerden daha çok seviyorum; kesinliklerinden. Ama ne kadar sayarsam sayayım ne yanıma dalan var ne beni yukarı çekmeye elini uzatan. Sudan soğuyorum ve sudan çıkmış bir balığa dönüyorum. Ateşe sarılıyorum bu kez; ancak yandığımda anlıyorum artık üşümediğimi. En çok gözlerim yanmış; kirpiklerim, gözlerime dolmuş olan denizin tuzlu sularında can vermişti önceden. Gözlerim yanınca gördüğümü de seçemez olmuşum. Sanmışım önüm hep taşlık, adım atmaya korkmuşum. 30 senede 30 adım atmış mıyım ki hem? Adımlarımla okşayamadığım toprağa sözlerimle dokunmuşum, “Sarı çiçeğe anne-babalık etmişsin, beni de al.” Toprak küskün; “Yaşlarını bile hep o'na akıtmışsın, bir kez beni sulamamışsın” diyerek kovmuş beni huzurundan. Geriye hava kaldı bir tek. Avucu avucuma değse arada sıkışacak o hava olabilir ancak, beni yaşatacak nefes.

Uyandım. Rüya mı kâbus mu ne bu, giderayak? Sözcüklerden rüya mı olurmuş böyle? Sözcüklerden olmayan bir şey kalmış mı hâlâ? Mesela, beni bir başkasının sözcükleri, sözcüklerimden yaralamıştı. Sözcükler insana bunu yapabilir mi? Nasreddin Hoca fıkrası misali, doğurduğuna inanıyorsunuz da öldürdüğüne niye inanmıyorsunuz? Bazen hayatın ta kendisi, bazen hayattan uçurmaya kanat oluyor sözcükler.

Ve bazı sözcükler yaralarken bazıları da iyileştiriyor. Zayıflıklarını kaleme dökmekten çekinmeyenin doktoru oluyor yazmak, umut aşılamaya. Yazan birey, parçası olduğu topluma eleştiri iğneleri yaparken, kendisini de kayıramıyor; çünkü, herkes en çok kendine haklı ve bu yüzden herkes en çok kendine hatalı olduğundan, herkesin sözü de en çok kendine. Ve iğnenin açtığı delikten sızan her damla kanda doğuyor suçluluk duygusunu konuk eden nice öfke! Budur, hastalığı iyileştirmenin bedeli de.

Öfkemi bu kasabada bırakıyorum. Aramızdan güzel bir karanlık geçmişti; içimdeki ışığı katre katre emmişti. Artık dingin bir su gibi akıyorum; bir taş atan olursa da kızmam. Suyun doğası böyle; arada kirlenecek, arada dalgalanacak, arada coşup taşacak ama hep yolunu bulacak.

Pazar - Dönüş

Bir şey daha başlarken sonunu düşünmekten kendimi alamadım hiçbir zaman. Her hamlemi, tasavvur ettiğim sona göre yaptım. Ne var ki, birden çok son tasavvur etmek mümkündü ama ben hep kendi aklımın o an tasavvur ettiği sonu olası tek gerçek sandım. Hayatın her zaman sayılar gibi net bir sonuç vereceğini sorgusuz sualsiz kabul etme hatasını yaparken, aklıma getirememiştim, oysa, pi sayısını bile. İnsanlarla yakınlık kurmaya çabalarken, ellerimde çiçekler tek ayaküstünde kalakaldım. Bu manzaradan çok utanıp çiçeklerim görünmesin diye sırtımı dönünce, elimde silah var da onu saklıyorum sanıldı. Ben de sevilmek isteyeni kimse sevmiyor sandım ama sevmeyi bilmeyeni kimsenin sevmediğini kendime anlatamadım.

Eşekler ileriye, insanlar geriye bakarmış. Geriye bakmayana, geride bıraktığına saygı duymayana ve onu kırıp dökmekten çekinmeyene eşek dersek hakaret etmiş sayılmayız o zaman. Hayatımızdan geçen kişiler “kimse”lere dönüşünce ve anın gondolunda birlikte başımızın döndüğü birinin gözünde bir kimseye döndüğümüzü anladığımızda, ağzımızda kalan o kekremsi tat; benzer bir kekremsi tadın onun ağzında kalamayacak olmasını bilmemizden kaynaklanıyor.

Bu kasabaya ilk geldiğimde herkesin gözüne batarken, birkaç gün içinde karşılaştığım herkes bana anılarında yer açtı; ben de onlara sözcüklerimden paye verdim. Söze, vermek ve almak ile başlamıştım; sözü yine böyle sonlandırayım. Nesnemiz sevgi olsun; madem her şeyin temeli o.

Orta sondayken bir gazetenin verdiği tarot kartları boşa gitmesin diye (!) tarot falı bakmayı öğrenme girişiminde bulunmuştum. Tüm kartların anlamını ezbere bilmiyordum daha. İlk ve son denememi yapmıştım zatımda. Hayat kartımın ironik bir şekilde “ölüm” çıkması melankolik bünyemi bir anlığına sarsmıştı. Meğer, tarotta ölüm “değişim” demekmiş. Onca gübre yemiş ama bir çiçek bile verememiş topraklara basa basa geldim. Sonunda anladım; sevgi, onu almaya uzanmak değil, o olsun ve o yaşayabilsin diye onsuzluğa da rıza göstermekmiş.

O zaman, değiştim mi? Hiç?

Tanımsız

En çok zayıflıkları merak ederim. Sanki insanları bu nedenle severim. Ve bu nedenle sevdiklerimin de kalbimi zayıflattıklarını unuturum hep.

19 yaşındayken “Angela’nın Külleri” filmine gitmiştik erkek arkadaşımla. El ele bile tutuşmamıştık daha. Filmin en "yokluk"la dolu yerinde kulağıma eğilip şöyle demişti: “Ben bundan çok daha kötü şartlarda büyüdüm.” O an kalbim o kadar acıdı ki ona âşık oldum sandım. Elimi, onun koltuk kenarının üstüne koydum, tutsun diye. Ve o sonradan beni o vakte kadar kimsenin üzmediği kadar üzdü.

Anladım ki; kendisini eksikliğiyle tanımlayan birini sevdiğinizde, “onun ne eksiği var da beni seviyor” diye düşünüyor. Sizin yok’unuzu, eksik’inizi kovalıyor. Ve sizi asla sevemiyor.

Artık, zayıf olduğunu söylemekten çekinmeyen biri, bana güçlü olmadığı hâlde güçlü görünmeye çalıştığını fark ettiğim birinden pek farklı görünmüyor. Aklım, bunu çok iyi biliyor. Ama kalbim hâlâ pabucundaki delikleri görünce daha çok* seviyor onu.

Belki, hayatın daha az adil davrandığı insanları severek kayıplarını telafi etme isteğidir bu.


*Bu ifade, Meltem Gürle'ye aittir.

Kâğıtsızlık Korkusu


İktidarın izi en iyi korkulardan ve umutlardan sürülebilir. Korkularıyla yönünü kaybeden insan, umuda sarılmak dışında bir seçeneği yokmuş gibi hisseder. İktidar denilen bir nevi ödül-ceza sistemidir çünkü. En basitinden, iyi bir çocuk olursanız, istediğiniz oyuncak arabanın size alınma ihtimali vardır. Bu ihtimal, sizi iyi bir çocuk yapar. Umut, ihtimalleri çoğaltır. İhtimaller, netlik vaat etmez, oysa. Netlik olmayınca insan her an ayağı kayabilecekmiş gibi hissettiğinden, güvensizlik geliştirir. Önce kendisine, sonra başkalarına. Bu güvensizlik de, iktidarı güçlü kılar. Umut, itaati beslemiştir. Diz çökmek, sonrasında, zor olmaz artık. Umut bir kez iktidarın oyuncağı olunca da, özgürlüğe kapısı kapanır. İktidar, özgür olamayan insanı umut vaadiyle sonsuza kadar oyalayamayacağından, arada insanı yemlemesi gerekir. O çocuk büyümüştür artık ve çocukken hayalini kurduğu arabanın gerçeğini elde eder. Özgürlüğün yokluğunda mutlu olmak daha kolaydır; çünkü, daha az çabayla elde edilen haz, mutlulukla karıştırılır. Mutluluk sanrısı, hazzı kaybetme korkusuyla beslenir bu kez de. Bu noktadan sonra, özgürlüğe ulaşmak ancak korkudan sıyrılmakla mümkündür. İnsan korkudan bir kez sıyrılırsa, bir daha itaat etmez.

Ne yazık ki, insan genelde hazzı kaybetme korkusuna yenik düşer ve artık sıradaki hedef, başarıdır. Çoğu insan, hayatta somut olarak başarı diye tanımladığı şeye de ulaşamadığından, iktidar bu konuda da yedeklemesini yapar: Kişisel gelişim kitapları, diziler, yarışmalar, spor müsabakaları, vs. Hâlbuki, gökyüzüne bakmak bile yeterlidir dünyadaki yerimizi sorgulamamız ve başarının bir sanrı olduğu sonucuna ulaşmamız için. Yine de, insan, kendisini toplumdan açılan pencereden bakarak değerlendirmeyi tercih eder. Bu baktığı noktada da, gerçeği değil diğer insanları görür sadece. Kendisini diğerleriyle karşılaştırmaya başlayınca da, onlardan üstünlüğünü ispatı bir başarı kriterine dönüştürür. Onlardan üstün olmaya çalışırken, onların yaptıklarını yaptıkça, onların sahip olduğuna sahip oldukça ve ister daha iyi bir iphone, ister daha kaliteli mobilya, ister daha güzel bir kadın, ister daha zengin bir erkek ile olsun bunu hep bir adım ileriye taşıdıkça, kendini üstün sanır. Toplumu ve onun yaslandığı popüler kültür değerlerini başarı kriteri yaparak yakaladığı bu üstünlük yanılsamasıyla, sorgulamayı da bırakır. Hayat, bu şekilde daha kolay tatminler sunar. Uğruna sayısız insanın öldüğü savaşların nedeni din bile, yeri gelince, kulak arkası edilir ya da işe gelen biçimde yorumlanır, böylesi bir hayatta.

Yine böylesi bir hayatta, gerçek edebiyat, can simididir. Yazarın ideolojisinden ve hayattaki siyasi duruşundan farklı olarak değerlendirilmelidir edebiyat eseri. Gerçek bir edebiyat eseri, insana kendisini ve hayatını sorgulatabildiği ölçüde vardır. İçeriğini, gündelik dilin imkânlarını aşma çabasındaki bir dille sıvayarak, insan algısının imkânlarını da zorlar. Bu ilk kırılmayla birlikte, kollarını bağlayıp uslu ve terbiyeli oturması söylenen özgürlük isteği kıpırdanmaya başlar. Okudukça ayaklanır ve sonunda ayaklarının üzerine dikilir. Artık tek başına kâğıt yetmez. Farklı hayatlara ve farklı dillere hakim kâğıdın benliğe işlediği özgürlük isteği, kendisine hayatta da bir yer arayacaktır.

Kâğıt beni yanıltmıyorsa, en azından benim inancım bu yönde.

İki Bayram Arası

Ramazan bayramının bitmesiyle el salladım Konya’ya. Her yanımı gelenekler basmıştı yine. Kaşınıp duruyordum; pul pul kendisi olamamışlık dökülüyordum. Canhıraş attım kendimi metropole.

Denize düşüp de yılana sarılan meçhul atamız gibi epey çaresiz olmalıydım ki büyük şehirden medet umuyordum. İstanbul’un turistik tanıtımlarda yer almayan geniş yüzünden hâlâ, anamız babamız yaşında dilenen yaşlılar, lağım suyunun karıştığı dereden bozma mahalle havuzlarına giren çocuklar, ailesini geçindiremeyeceği bir maaş için ailesini görmemecesine çalışan işçiler, bursu kendisine yetmese bile ısmarladığı 1 liralık tavuk-dönerlerle tinerciyi bir an için bile olsa yolundan çevirmek isteyen Anadolu’dan gelmiş gençler okunuyordu. Modern yüzünde ise bir şeyler söylüyormuş gibi görünen ancak söylediğinden çok daha fazlasını gizleyen tedirgin insanlar vardı; yaban hayvanlar gibi birbirlerini koklaya koklaya anlaşıyorlardı aslında. Önce karşısındakinin tavrından patron çıkarılacak, ilişki kıyafeti öyle dikilecekti ama kimsenin aklına, karşısındakinin hislerini hesaba katarak dikiş payı bırakmak gelmiyordu. Benim gibi korkularından diktiği paltonun altında insanlardan korunmaya çalışanların omuzlarına binen başka bir ağırlıktı, ötekine güvenemediğinden kendini ortaya koyamamak. Metroda herkes sizi rahatça süzebilirken, sizin birine baktığınız anda kendinizi suçlu hissetmeniz gibi bir şeydi bazen de. İnsanı insanlıktan çıkarmanın cilt cilt kitabı büyük şehirde yazılıyordu el birliğiyle. Bu yöntemleri ilk kim akıl etmişti, şekilli açıklamaları şehre ilk kim yerleştirmişti? Hiç mi umut yoktu? İki bayram arası düğün olmuyordu; bari, aşk olsundu, mesela.

Kanatlarım böyle kırık kırık olduğundan merdivenlerden uçmak yerine, yürüyen merdivenlerin yürüyüşüne eşlik edeyim dedim o gün metroda. Hep acelesi olan şehir insanlarını izlerken zaman o kadar da hızlı geçmiyordu ve bin parçaya bölünmüş bir nar gibi yavaş yavaş dağılıyordum. Metrodan çıktığımda hangi yöne gideceğimi kestiremezliğimdeki ağırcanlılığımda yere düşen gölgemi seyre dalmışım. Ne kadar da büyük görünüyordu! Ve görünen nasıl da hep yanıltıcıydı! … diye kendimi muhabbete tutmuştum ki sırt çantamın bedenimden uzaklaştı(rıldı)ğını fark ettim. Başladım koşmaya çantamın ardından… Diğer uzuvlarımın çalışmalarını duraklatıp tüm enerjimi bacaklarıma verdim ve çantama odaklanacak kadar bir enerji bıraktım gözlerime sadece. Çantamda asılı anahtarlığın üzerindeki siyah maskeyle yüz yüze kalınca atladım çantamın üstüne. Anca o zaman aklımdan geçti, bir erkeğin üzerine atlamış bir kadın portresi çizmiş olabileceğim. Kollarıma yeniden çalışmaları için talimat verdikten sonra çantamı hırsızdan çekip aldım ve yüzüne bir tane patlattım. Evet, erkekti. Hayır, kaçmıyordu. Hayır, karşılık da vermiyordu. Yüzünde aptal bir gülümsemeyle şöyle dedi:

-        Başka türlü sizi peşimden koşturamazdım.

Bu beklenmedik ve küstah ifade karşısında benim yüzümden okunan aptallık onunkini katlamış olmalıydı ki tekrar sazı aldı eline:

-        Beni yakalayacağınızı da biliyordum. (Elini uzatarak) Merhaba.

       +        İnsanlarla tanışmanın daha uygar yolları da var! Polisle tanışarak başlamak ister
            misiniz?


-        Geçen gün eylemde polise de bu çantayla vurmuştunuz sanki. Kolunuzdaki morluğu görünce hatırladım.

+        Siz beni mi takip ediyorsunuz?

İlk kez o an duraklayıp yarı-alıcı gözüyle baktım yüzüne, giyimine. Sapığa benzer bir yanı yoktu. Rastalı uzun siyah saçları, kocaman siyah gözleri vardı. Giyimi ise rengarenkti. Tüm bunlar kibar yüz hatlarını gölgelemiyor, aksine sempatik ifadesini daha da belirginleştiriyordu. Bense kapkaranlıktım hem ifademle hem giyimimle. Benden ne istiyordu bu palyaço kılıklı?

-        Sizi eylemde gördüm. Tek başınıza.

       +        Kendimi ille de bir aidiyetle mi tanımlamam lazım?

-        İsterseniz bunları bir yere oturup konuşalım. Zebeş içer misiniz?

Pejmürde giyimiyle tezat oluştururcasına beni sofra kültürüyle etkilemeye mi çalışıyordu? Böyle etiketlere başvurmaya ihtiyaç duyacak veya kendisine paha biçilmesini bekleyecek biriymiş intibası da uyandırmıyordu. Zebeş severdim. Koşturmaktan hâlâ nefes nefeseydim ancak hâlâ öfkeliydim de. Ama sonuçta, ben de ona tokat atmıştım, yanağı kıpkırmızı olmuştu ve kendimi suçlu hissediyordum o an biraz.

+        Taksim’de zebeş içilebilecek bir yer olduğunu sanmıyorum.

-        Varsa da ben bilmiyorum zaten. Ama hemen şurada bir manav var.

     +         Karpuzun suyunu nasıl çıkaracaksınız merak içindeyim.

-        Neruda’nın şiirindeki gibi: “Ne biliyorsam, sudan, rüzgârlardan öğrendim.”

O şiiri çok severdim ama bir şey demedim. İçimden, çanta çalarak kızlarla tanışmayı da mı doğa öğretti, diye düşünüp kendi kendime gülümsedim. Bana bir şiirle karşılık vermesinden etkilendiğimi sanmış olmalı ki o da bana geniş geniş gülümsedi. Karpuz alıp Karaköy sahile indik. Karpuz kabuğu denize düştü mü yaz geldi derler. İstanbul tüm serçelerini çoktan yolcu etmişken sonbaharla, ruhuma yaz yeni gelmişti onun balıklara yolladığı karpuz kabuğundan gemilerle. Ağzımı gülücüklerle o kadar uzun ve o kadar sık germemi sağladı ki o gün, bunun üstüne artık ne bir gülüş ne bir öpüş tanırdı o ağız. Gün paydos deyip geceye bırakınca vardiyayı, ayrıldık. Kimsenin aklına gelmedi ne bir telefon ne başka bir iletişim yolu sormak ötekine. Her şey olduğu gibi kalsın istedik: Yazılmamış bir kader gibi. Kader, kendisini yazmamıza madem izin vermiyordu, biz de hiç bulaşmayalım, dedik.

Bugün de Kurban bayramı. Erken kalktı çocuklar. Giydiler en güzel giysilerini.
Ellerinde taze kır çiçekleri, üzmediler bugün annelerini. Ben geç kalktım. Arkadaşlarını göremeyeceğinden okulun tatile girdiğine üzülen ve hırsını burnundaki sümükten çıkarmaya çalıştıkça annesinden zılgıt yiyen çocuk gibiyim h
âlâ. Neyse ki İstanbul’dayım bu kez ve tıklamam gereken kapı sayısı az burada.

Anneannemi ziyaret ettim önce. Bayrama anneanne veya babaanne eli değmezse, bayram, bayram gibi gelmiyor bana. Anneanne, çiçeklerin canını yakmaktan korkarcasına zarif hareketlerle çözüyor çingenelerin çiçekleri birleştirmeye sıkı sıkıya bağladığı renkli ipleri. Şu hayatta kurulan tüm bağların, tıpkı ipin çiçeğin sapını bıçakla kesercesine kazıması gibi acıtmaktan başka bir işe yaramadığını düşünüyorum, onu seyrederken. Aile bağları, başta olmak üzere. Yine de, anneanne ve babaanneler iyi. Bir onlar iyi zaten. Anneannem, bir tiyatro oyuncusu gibi abartılı hareketlerle anlatıyor yaptıklarını. Yaptığı TV izlemek, Kur’an okumak, arada bir iki adımlığına dışarı çıkmak ve 60’ından sonra başladığı ve yarı kör gözlerle sürdürdüğü yağlıboya resim çalışmalarından ibaret olsa bile, nasıl da hayat dolu doksan yaşa göz kırpan anneanne denen bu yaşam formu. Kıskanıyorum onu!

Bayramın gerisi… bana yalnızca bir canlının daha öldüğünü hatırlatan et kokusu, kedi-köpeklerin bayram hediyesi et artıkları, biraz burjuvazi, biraz görenek. Kuzuyu, koyunu ve ineği kedi, köpekten farklı kılan bu bayramı anlayamadığımdan, önüme konulan etleri yiyemeyip gizlice peçete arasına sıkıştırdığım veya saksı toprağına gömdüğüm çocukluk günlerimden belliydi, bu bayramla yetişkin hâlimle kuracağım ilişkinin geleceği. Seneler sonra babaannemin morgtaki ölü bedenini görüp soğuk sıfatının karşılayamayacağı derecede farklı bir his uyandıran yanaklarından öptüğümde düşünecektim, “soğuk bir et lokmasını ağzıma atmak üzerine dudaklarıma ilk değdirdiğim an gibi” diye. Böylesi bir benzenim kalpsiz ilan edilmem için yeteceğinden, bana ölü bir insanı öpmenin nasıl hissettirdiğini utanmadan sorabilenlere demedim bir şey. “Tövbe, estağfurullah” deyip beni kınama haklarını ellerinden alıverdim. Artık bir sonraki ölüme kalsın ayıplamalarınız, bacılar…

Bayram ziyaretlerimden eve dönerken indiriverdim göndere çektiğim hanım kız bayrağını. Düzgün toplanmış saçlarımı özgürlüğüne yani bir kaos ortamını andıran başına buyruk-yön bilmez dalgalarına kavuşturdum, böyle zamanlarda kullanmak üzere edindiğim aynamı çıkartıp yüzümdeki hafif makyajı sildim, gittiğim ortamlarda başka konukların olması ihtimaline karşın “Bu kız da böyle tahtası eksik çıktı biraz, bize pek benzemedi” iması yaratmakla yorulmasın akrabalar diye dövmemi kapatan hırkamı çıkardım. Oh be dedim Kadıköy’de denize karşı. Sigara içiyor olsam, eminim, o an bir tane yakardım.

Eve dönmek üzere minibüs durağına yürürken tam Karaköy iskelesinin önünde çantamda bir el hissettim. Gönül mantığa değil isteğe kurulu olduğundan aklıma ilk o geldiyse de, ihtimal vermedim. Saldırgan mizacım gereği yine dönüp bir tane patlatmaya hazırlanıyordum ki, elimi buluverdim bir başkasının dudaklarında. İnsanlardan gözlerimi kaçırma alışkanlığımdan olsa gerek, hep sonradan geliyordu aklıma, ötekinin yüzüne bakmak. Önce dudaklarını gördüm, sonra tüm çehresini. Evet, o idi. Gönlümün, aklıma nispet zamanı gelmişti. İçimden geçeni okurcasına sordu:

-        Bayram kutlamayanların kaderi, iki bayram arasına sıkışmış olamaz. Zavuş içer misin?

Baldan tatlı, limondan ekşiydi. Kader gibi.

Kavram kargaşasında tarafsız kalınca ilk kurşun bana sıkıldı

Kardeşimin gönlünden bir eleştiri koptu bana bugün: Her şey hakkında ahkamseverken bu kadar sen, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlama(ma)ları hakkında niye bir çift söz bile etmiyorsun? Söylenecek her şey söylenmiş, aynı şeyi bir de benim ifade etmemin ne faydası olacak, dedim. Sonra o gitti, ben kaldım, huzur bulmaz düşüncülerimle baş başa. Saldım aklımı çayıra, mevlam kayıra.

Bir süredir en muhalifinden en anaakımına kadar herkes aynı şeyleri söylüyor gibi geliyor. Sözcük seçerken gösterilen özen, düşünürken gösterilmiyor sanki. Sözcüklerin bu kadar hor ve kayıtsız kullanılmasından bir rahatsızlık büyüttüm kendime. Sürekli yazmak ve düşünmek arasındaki iletişim kopukluğuna takılıyor aklım ve bu nasıl bir ironidir ki, aklımın ayağı takıldıkça, kollara kuvvet diyor ve daha çok yazıyorum. Yine de, sözün dünya karşısındaki boşunalığını ispatlama çabasından öteye geçemiyorum. Konuşmaya karşı sessizliği savunabilmek için de sesli değil yazılı düşünüyorum.

Kiminle konuşsam ve tek başına zapt edemediğim fikirlerimden bir kuple ikram etsem kendisine, bir Selim Işık’tan bile daha hayat beceriksizi bir yaşam formunun beni çoktan ele geçirdiğini hissetmeme neden oluyor, her bir arkadaşımın aynı mealdeki cümlesi: Psikiyatriste git. Yok diyorum, ben müzik dinliyorum. Bir doz sakinleştiricinin, bilmem kaç doz alınan müzikten daha etkili olacağını savunuyorlar. Direnmek için yazıyorum. Özgürlüğüme değilse de, özgürlük yanılsamama müdahale edilmesini istemiyorum. Kendini kandırma özgürlüğünün süslü krallığındaki saltanatımdan memnunum.

Özgürlükle ilgili olarak, vaktiyle, şu ankinden artı eksi karışık bir kafayla yaptığım şu karalama hafızamın derinliklerinden yüzeye kulaç atıyor: "Sanmıyorum ki ölümsüzlük ve özgürlük arasında yapılacak bir seçimde ikinciyi seçenler çok olsun. Özgürlüğün imkânsızlığı; insanın itaate, bağlanmaya ve aidiyete meylinden, bir anlamda zihin yapısının totaliter oluşundan kaynaklanıyor gibi. Mesela, kendini muhalif ilan eden hareketler bile belirli seçimler üzerinden var oluyor. Seçim yapınca, taraf oluyor. Taraf olunca, standartlaşma ortaya çıkıyor. Özgürlük diye girilen yolda, yine kalıplar ve sınırlar elde edilmiş oluyor. Ancak, özgürlük, sonsuz seçimi ve dolaylı olarak sonsuz deneyimi ve düşünceyi içeren bir şeymiş gibi geliyor bana."

Ölümsüzlük değil sonsuzluk vaadiyle kandıracağım kendimi ama kendimi nereye koyduğumu bir türlü bulamıyorum. Halil Cibran’ın Yalnız bir kez dilsiz kaldım, biri bana, "kimsin sen?" diye sorduğu zaman cümlesi yardımıma yetişse de, şüpheyle yaklaşıyorum bu belirsizliğe ve gözüm tutmuyor onu ilk başta. Kavram içinde yüzerken kendimi şu kıyıya vurmuş buluyorum: Herkes en çok kendine haklı, bu yüzden herkes en çok kendine hatalı. Her şey zıddıyla var diye, bu en çok’lara en az ile karşılık veriyorum. Herkes sözünü de en az kendinden sakınmalı.

Sonra nesrin denizinden çıkıp daha tehlikeli sulara dalıyorum: Boy verip duruyorum şiirde, anlama batıp çıkamamaktan korkuyorum içten içe. Bilsem de bir ölüm kalmış özü sözü bir, yaşamaktaki cahil cesaretimle, şu şiiri araf ediniyorum kendime:

Uyanmış kalmışım, nasıl bir şey bu
Toprağa baktım, yerinde yoktu;
Şiirden aşağıya attım kendimi
Düşerken düşündüm, ölmesem mi?


*İtalik şeklinde yazılan dizeler İbrahim Tenekeci'ye aittir.

Atıfet: Ahiretlik Suallere Dünyalık Cevaplar

"Denizi sabunla mı yıkamışlar? Köpük köpük" diye sordu çocuk. 5 yaşındaydı. Henüz şair değildi.

"Çantamı geri verir misiniz?" diye bağırdı kız. İçinde çok değerli bir şey var sandı hırsız. Kız, eşi bile olmayan bir eldivenin peşindeydi. Annesinindi.

"Sosyalizm, yalnızca yoksullar için mi?" diye sordu genç. Utanarak saklıyordu zenginliğini.

"Senin tuzun kuru. Konuşursun sorguda. Ne diye yatasın ki içeride?" diye sordu dava arkadaşı. Mücadelelerini hangisi yanlış anlamıştı? 

"Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar" dedi şair. "Bir sürü kelime verdim ona, hiç bir anlama çıkmayan" diye onayladı kadın.

"Gerçeği niye öğrenmek istiyorsun?" diye sordu maşuk. "Onu değiştirmek için" diye yanıtladı âşık.

"Alt tarafı yattık. Niye mutsuzsun?" diye sordu adam. "Aklım, alındı. Asıl okşanmak isteyen oydu" dedi kadın.

"Ondan daha zeki bir kadını hak etmiyor muyum, abi?" diye sordu erkek. "Bu kadar küçümsemen, senin küçüklüğünden" dedi arkadaşı.

"Neyim eksik de beni sevmiyorsun?" diye sordu ümitsizce. "Tastamamsın. Tamamlanacak bir şeye benzemiyorsun" dedi kadın. 

"Aşktan ölünür mü?" diye sordu. "O zaman aşk biter. Bitsin mi?" diye yanıtladı kendini.

"Son dileğiniz nedir?" diye sordu cellat. "Herkese teşekkür etmek istiyorum. İntiharım bu kadar kolay olmazdı" dedi, acılarından kurtulacağına sevinerek.

Yazmaya mı azmaya mı gelmiştiniz? Buyurun, bir kaz bir de saz.


Piyasa olma hâlini eleştirme güdüsüyle kalem kullanan bir yazarın piyasa olabilmek adına verdiği ödünlere değinen bir yazıda, aforizmalarıyla birtakım sanal ortamlarda nam salmış bir yazar geçimlinin hırsızlığını yaptığı bir cümleye denk gelmem ironik oldu. Aforizmalar üzerinden edebiyat yapılamayacağı gerçeği yüzümüze karşı kıs kıs ve arkamızdan kahkahalarla güle dursun; kimsenin hislerin ve kelimelerin sahibi olamayacağını biliyoruz ve yine de, böylesi bir lokmayı yutmuyoruz.

Bazıları kendisine piyasada yer edinip yükseldikçe erdemlerini yitiriyor. Erdemli olma niteliğini sandığa kaldırıyor ve “en gerçeği ben söyledim” edasıyla tanrısal bir zekâya adaylığını koyuyor. Ne tanrısı! Çocuk aslında; sırf eli kalem tuttuğundan, bir çocuk gibi tutturmasıyla: “O yazıyorsa, ben de yazarım. Onun kitabı var, benim yok, banane.” Kendi fikirlerine böylesi değer yükleyip kendini bu kadar yüksekte görüyorsun ama gerçek en aşağılarda bir yerde ve sen de giderek uzaklaşıyorsun ondan, demek isterdim böylesine.

Her çalışan, bir beyin pazarında. Sanatçı bundan bağımsız değil. Düzeni eleştirmek için sanat üzerinden gitmesi, onu bu çemberin dışında tutmaya yetmiyor. Belki de, bu tiksintiyle daha da eleştiriyor mevcut düzeni. Ama “anne bak ben yazar oldum” diyenin de, “baba ben yazar olacağım” diyenin de, hâlâ sayfasında kaç kişi okumuş sayaçları, hâlâ sayfasında şu kadar izleyenim var fotoları. Zaten, kâğıda dökülen her yazı bir kitap adayıyken, istisnasız her kitap da bir meta. Türkiye'nin kitap üretimiyle tüketimi arasındaki uçurumu bir de buradan okumalı.

En muhalif duruş bile, yer yer, bir danışıklı dövüş barındırıyorken, egemen dili yeniden üretirim çekincesiyle, yazmak ile arama mesafe koyduğum anlar oluyor. “Benim fikrim, ben söyledim, ben buldum” alt metinlerinde saklanan şişkin egolara karşı iyelik zamirlerini ve eklerini hayatımdan uzak tutmaya çabalasam da, noktalama işaretlerinin önünde ben de hemen şapkamı çıkarıveriyorum. Her bir işaret, her bir imge insanı gerçekten daha da koparmaya yarıyorken, hem de. Bakın tarihe. Az ama uz yaşamadı mı insan ilkelliğinde? Modern zamanın icadı “insanları seviyorum”, “umut var” benzeri söylemlerle yazım yollarını aşındıra dursun onca yazar, sevgisizlik de hoşgörüsüzlük de uçsuz bucaksız bir inatla artarak kazınmaya devam ediyor kalplere. Bu tür bir iyimserliği, küstah bulmam da bundan. Gerçekle yolu kesişmeyen hiçbir umudu çıkınıma koymuyorum artık.

… ısrarlı kendilik arayışının, sert eleştirilerinin, çilekeşliğe yatkınlığının ne kadarının adaletsizliğe yöneltilen isyanı, ne kadarının hırçın bir kişiliği, ne kadarının nefsi bastırma isteğini, ne kadarının diğerkâmlığı, ne kadarının gözden uzak kalmışlığın getirdiği incinmişliği, ne kadarının iki yüzlü bir topluma beslenen hıncı, ne kadarının şen, neşeli, bilgece bir kayıtsızlığa ulaşma çabasını, ne kadarının değerli olanı savunma, sahiciyi yeniden tutuşturma isteğini yansıttığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Ama iyi yapıtı diğerlerinden ayırma imkânımız her zaman var.*

Kâğıda kaleme düşkünlüğün artmasının arkasında ise tek bir hakikat selamlıyor insanı: Tatminsizlik. Modern dünyanın sunduğu onca lükse, yarattığı onca keyfe rağmen boğuluyor insan onca seçimin tek çıkışı olan seçimsizlikte. O kadar çok meta var ki hiçbiri artık insanı doyurmuyor; doğrudan kendisi bir meta olmak istiyor. Her birimiz, "rahatı kaçan ağaç" gibiyiz. "Nereye gidelim, sıkıntımızdan" diyor ve kâğıda, kaleme, kitaba yürüyoruz.**


* Bu paragraf Nurdan Gürbilek'e aittir.
** Bu mısralar, İbrahim Tenekeci'ye aittir.

Kerameti Kendinden Menkul Naifce Dilekler

http://fizy.com/#s/185wdr

Gözlerimi kedi miyavına açıyorum her sabah. Bir sabah da bir kedi benim çay isteğime açsın istiyorum gözlerini.

Güller ilan-ı aşk için kullanılmasın istiyorum. Babası oje sürmesine izin vermeyen kız çocuklarının gülleri koparıp koparıp çakma oje yapması kadar zalimce bu da.

Meyvenin yenilmek için kabuğunun soyulmasına ihtiyacı yok, nasıl bir insanı sevmek için kıyafetinin çıkarılmasına gerek yoksa.

Bir arkadaşın “bakalım bilebilecek mi” diye kobay faresi olarak beni kullandığı fal baktırma deneyinde, elde edilen sonucun “koyu renk saçlı koyu renk gözlü başka bir kız var hayatında” olması yine de bir elem kaynağı benim için. Hani fala inanmayacaktık.

Beni sevindirmek, sabah kalkmaktan daha zor değil. Karaköy’e kahveye veya Piyer Loti’ye çaya çağırsın mesela beni, günün en güzel saatleri bunlar’da.

Kız çocuklarının oyuncak araba merakı kadar oğlan çocuklarının oyuncak bebek merakı da giderilsin diyorum. Yine de favorim kuklalar. Kuklalar, çocuklukta kalsın; geleceğe taşınmasın.

Müslüman mahallesinde bir Noel Baba, Hristiyan mahallesinde bir Nasreddin Hoca istiyorum. Çocuklar, gülümsemelerini din süzgecinden geçirmez nasılsa.

Kedi köpek kadar ehemmiyet verilsin istiyorum karıncaların, sineklerin, hamamböceklerinin hayatlarına da. Bizdeki nefes onlarda da var, bize ulaşmasa da.


Köydeki gibi kabakları ipe dizip kurutmak istiyorum, kış ayına. Yeniden belirli günler ve haftalar kitabına girer umuduyla, saklayacağım yerli malı haftasına.

Tarifini bildiğim yemekleri yapmak eğlenceli değil. Yeni tatlar bulmaya hevesli bir damak arkadaşı fena olmayabilir. Rakıyı kolayla karıştırmaya, nesquikle acılı ezmeyi baş göz etmeye bir meyil.

Adalet sözcüğündeki “let” hecesinin tek başına bir kelime olarak “yoksulluk” anlamına geldiğini bilen en az bir avukat istiyorum. Bir başkasının acısında kendi güçsüzlüğünü görebilecek cinsten, tüm ezilenleri savunmaya.

Sarhoş olmadan da gülünç duruma düşmeyi isterken, göze almak değil meydan okumak kafasında bir arkadaş istiyorum.

İsim-şehir-hayvan niyetine şarkı-şiir-film oynayalım istiyorum. Umut'un "U"su ile ben başlıyorum: Uzun İnce Bir Yoldayım-Ulu Orta-Uzak.

Çok istersek olur diye duydum.

(Clann Zú’dan “Hope this day” ile devam)

Dünyevi Meseleler


Eşya
Eşyalar arkamdan iş çeviriyor gibi. Almadığım sorumluluklar yüklüyorlar bedenime. Çay içmek için mesela… Ayaklarımın kendilerini kaldırıp mutfağa götürmeleri gerekiyor. Nöbeti ellerime devrediyorlar sonra. Bazı dolap kapakları açılacak, çeşitli kutuya, kavanoza dokunularak el yordamıyla çay bulunacak ve bir kısmı çaydanlığa dökülecek. Çay kendi kendine kaynasa bile, el vermeni bekliyor; demlenecek. Sadece çay içecektim halbuki. Bu yüzden bazı geceler erken uyuyorum. Çay koymama izin vermiyor bedenim. Bir de, bu çaydanlık kireç tutuyor zamanla, utanmadan. Ya ben sana, seni temizleyeceğim diye söz mü verdim? Çaydanlık değil insan sanki. Boğul kirecinde!

Eşya karşısında ağır bir yenilgi içindeyim.


Mekân
Mekâna sıkışmışım. Nasıl hükmedeceksem bu halimle zamana. Çıktığım yol, yol mu ki, aynı mekâna dönüp duruyorsam? Bastığım akbil bile aynı sesi çıkarmaktan sıkılmış da, ben hala vapura binip martılara simit atınca daha bir özgür olduğumu sanıyorum. Elektrik direği gibiyim; bir akım taşıyorum ama yerimde saya saya. Okullar, hastaneler, devlet daireleri, AVM’ler, plazalar dönüşmüyor hiçbir yeni şeye, hiçbir eylemimde.

Ev ise hastalık gibi. Ağır havası eziyor tenimi. Kurdeşen döküyorum, her bir metrekaresinde. Şu karyola gıcırdamasa, şu pencere tam kapansa, kapının arkasındaki şu askı düşüp durmasa, musluk akıtmasa, avize lambasını patlatıp durmasa, yine sevinemem evde olduğuma. Her lamba, gölge için var. Her aydınlık, karaltı için var. Her pencere, kapanmak için var. Her oda, sınırlar için var. Evde olunca, musluktan akan bir su damlası bile yetiyor boğulmama.

Gitmek, yolun kendisi. Varılacak bir mekân değil, zaman gerekli.

Dil
Sessizliği dinleyeyim diyorum ama hep hışır hışır bir ses kulağımda. Kendisini sessizlikten türetmek isteyen bir hayat var. Üzerime atılmış, zorla giydirilmiş ve sonra da dar gelmiş elbise gibi duran hayatımın aksine. Elime avucuma birkaç kavram tutuşturulmuş, bunlarla kendine bir hayat alırsın denmiş hakikatini inkâr edercesine. Halbuki, sessizliği kafasından tutup bir silkelesem, bu hışırtılardan bir sürü kelime dökülecek bit gibi. Kafalarını eze eze çıkardığım kanla yeni bir dil vücut bulacak; yokluk karşısında savunmasız kalmış ve acz içinde bir başkasının diline sığınmış eski kelimelerden ırak. Önceden çekindiğim mırıltılara, iniltilere, ritimlere kulak kesilecek ve yılların küfünden kararmış ve ağırlaşmış anlam yükümü boşaltacağım tez elden.

Güz-gün


Sonbahar artık ortaya çıkmaya çekinmiyor, döküp duruyor yağmurlarını. Gök cesur; çatladı, kırıldı, sızdı fânilere ve ürpertti ruhları. Ağaçlar, yapraklarını döksünler mi, kararsız. Yazın toplanmayan meyvelerinden ayrılmaları da kolay olmamıştı. Serçeler telaşlı. Bu huzur bozan yağmur, felaketlerinin tellalı. Göçmen kuşlarda var bir yol hazırlığı. Rüzgarın hamaratlığı üzerinde bugün; her bir çiçeği korkuyla titretiyor. Güneş bile çekingen; ulaştıramıyor huzmelerini toprağa, kaldırımları iterek kendine yer açmaya çalışan son devrimci topraklara.

Sevi’nin Eyüp Güncesi



Sana belki bu gece benden bahsederler, bilmeden. Belki Eminönü’nde kedi beslerken, belki Fener’de bir kilisede mum dikerken, belki Balat’ta bir fırından simit alırken, belki Feshane’de suya giren çocuklarla sohbet ederken, belki Piyer Loti’de bir masada tek başına şiir okurken rastlamışlardır bana. “Yüzün şiir olmuş/hangi şiiri okusam/sana bakıyorum” diye defterime not ettiğimi tahmin edememişlerdir belki. En azından bir tülbent bağlamadan geçilemeyecek yollardan kıpkırmızı çocuk elbisemle seğirttiğimi söylemişlerdir. Her esmer adamın yüzüne çekinmeden baktığımdan bahsetmişlerdir. Suretini aradığımı bilememişlerdir. Senin bu şehirde yaşadığını bilirken ve her yerde seninle karşılaşma ihtimalim varken, deli divane gibi kendini yollara atmış bu gök elma benizli çocuğa anlam verememişlerdir belki. Seninle karşılaşsam bile benimle olmayacağını bildiğimden, seni bulduğum an bu şehri terk-i diyar eyleyeceğimi zaten akıl edemezler. Çarenin olmadığı yerde, yolun çare olduğunu da bilmezler çünkü.

Ah sen bir bilsen, başka neler yaptım bugün senin için, onlar görmeden. Bir dolu çay içtim seviyorsun diye. İki yıkık teknenin fotoğrafını çektim köhne ruhlarımızın yansısı niyetine. Ölmedik ya biz de heves ettik diyen yaşlı bir teyzeyi bindirdim teleferiğe; hayır duası oldu “gönlüne göre”. Sevişelim mi diye soran sokak ergenine gülümsedim de kızamadım, sen de kızmazdın. Martılara yüz vermedim, kargaların gönlünü hoş ettim. Bir yavru kediye adını verip bellettim. Mezarlık çiçeklerini suladım ve göçmüş ruhlara dua okudum, anlamadığım bir dilde. Bugün şehir seninle şahlandı sevi’ye. Ben bu şehri senin için yaşadım bugün, bilmeden sen.


Terliğe Ağıt

ev terliğini dışarıda giydin, çocuk.
hangi yüzle dönecek o terlik eve?
                  -o-
hep misafir terliği giyiyorum ben.
bir çift de ev terliğim olsa ya.
                  -o-
çorabın gönlü varınca ayakkabıya, oluyor da,
terliğin, kendi gibi ezik diye mi hakkı yok, pabuca aşık olmaya?
                  -o-
üzerime basıla basıla, iplik iplik yok olup gittim.
bir eskicinin ellerine bile düşemedim.
                  -o-
ağustos’u sevemedim, herkes çıkarıp attı beni.
bir çift ayağı bile mutlu edemedim.

Tüm saatlerin ibresi kırılsa insana, nice olurdu insanın hali.

Kelimelerle aram iyidir, herkes kadar. Kelimelerle belleğimin arası ise hiç yok. Belleğim terkedilmiş bir şehir. Hâl böyle olunca, suskuma sarılıyorum. Zaten bir yazar niye anlatır? Kulağımı tersten tuttum; şöyle sorayım: Bir yazar neyi anlatır? Anlatılmaya değmez görüneni anlatır, anlamsızı anlamlı kılma umuduyla. İşe önce kendinden başlar; kendi içinden, kendi çelişkilerinden.

Mesela, ben. Her hücrem aslında bir duvar, sıkı örülmüş tuğlaları. Bu duvarları parçalayabilirsem ulaşacağım tözüme. Ama harcım kalımlı acıdan. Öyle bir yer etmiş ki lök gibi oturmuş. Bir yandan da diyorum, bunca acıya rağmen henüz intihar etmedim. Demek ki ya gerçek dışı bir umut besleyecek kadar korkak bir iyimserim ya da umursamayacak kadar kötü bir hedonistim.

İsmi lazım olmayan bir yazarın ismi lazım olmayan bir kitabının ismi lazım bir karakteri vardı: Biriciğini acılarının suyuna batırıp çıkarmaktan çekinen ve yalnızlığına ikinci bir kişiyi kabul etmeyen Gail. Gail’in toplum nazarında ortalamanın üzerinde bir aklı, güzelliği, hayatı ve onu çok seven bir sevgilisi vardı ama sonu intihar oldu. Çoğu okuyucu da onun bu kararına akıl erdirememiş. İşte siz bu yüzden intihar etmiyorsunuz, diyemedim. Namus, ahlak, kariyer, başarı, aile kurma isteği herkesin ön kabulü değildir, diyemedim. Aslında hiç bir çaba harcamadan da her şey olunabilir, diyemedim. Düzen ve garanticilik de ürkütücüdür, diyemedim. Vicdanını, düzenin sağladığı rahatlığın üzerinde tutan da var, diyemedim. Kelle hesabı yapmadan tek bir insan hem de tanımadığı tek bir insan zulüm gördü diye bütün dünyayı kendine dar eden de var, diyemedim. Ben bu vakte kadar pek bir şey diyemedim insanlara zaten.

Ama sayısız intihar mektubum var hâli hazırda, dillendirilmemişler ve bu bedende yaşam var oldukça dillendirilmeyecekler üzerine. Doğmamış bir yazarın ancak ölüm sonrası edinilebilecek külliyatı olarak bile değer taşımayabilirler. Ölüm, sahicidir oysa. Bir dudak payı kadar bile yanılgı bırakmaz. Yaşamak ise sizi yanıltabilir. Zaman sizinle bir oyuncak gibi oynayıp durur. Siz ilerlediğinizi sanırken, ya geride kalırsınız ya geride bırakırsınız.

Yavru bir karga gördüm geçenlerde. Yorulasıya kanat çırptığı halde havalanamadı. O esnada kendimi azarlamak dışında yapabileceğim daha çekici bir eylem olmadığından, seyre daldım yavruyu. Uzluksuzluğundan o kadar utanmış olacak ki bir havalandı pir havalandı. Gökyüzünde o kadar yükseldi ki kayboldu. Sonra düştü. Varlığımın her zamanki özgecil tepinmelerinden sonra kendime geldim. Usumu önüme kattım. İyi oldu dedim. Bu kadar yüksekten başka nasıl inecekti zaten.

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim canım insanlar. Oğuz Atay’ın onca afili ve hisli tümcesinin arasından en beğendiğim bu: Canım İnsanlar! Olmaz ya, alıntı yapacaksanız, Tutunmayanlar’da geçmiyor. Bari bu kez doğru alıntı yapın da okumamışlığınız ortaya çıkmasın. Ne çok şey söylüyor bilemezsiniz bu iki kelime. Fikir vermesi açısından bir sonraki tümceyi de ekleyeyim: Sonunda, bana, bunu da yaptınız.

Bakın yine beceremedim güzel şeylerden bahsetmeyi. Belki de size bir açıklama borçluyum ama dilinizin sınırları dahilinde değilim ki. Yapmak zorunda olduğum her açıklama, beni olduğumdan farklı gösterecek; bazen eksik bazen fazla. Yüklediğiniz anlamların karşılığı, dilimin ifade ettiği olmayacak muhtemelen. Donuk gülücüklerin çerçevelediği maskeli surat ve her şeyi bildiğini sanarak istediğine inanmaya hazır gizli hasım bakış sahipleri için hava hoş. Lakin kendimi olduğumdan farklı gösterme kötülüğünü kendime tekrar tekrar yapmamı beklemeyin, rica ederim. Yaram daha kabuk bile bağlamadı.

Susku hafiftir.
Söz ağırdır.
İnsanın payına dengeyi bulmak düşer.

İki Bahçıvan

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?

Böyle bir resim görmüştüm ben. Kayıplara akıtılan yaşlarla sulanmış bir çocukluktan mutluluk yeşertmeyi bilen iki bahçıvanın resmi. Görevleri kendilerine doğuşta verilen adlarla sabitmiş gibi, birinin adı “Saadet”, diğerinin adı “Baki”. “Yuva” ise çizdikleri resmin konusu idi.

Terk edince bu yuvayı ikisi de sırayla, yuva oldu dört duvar. Kapısından içeri girdiğimde, beni karşılayan talan edilmiş ruhuydu zamanın. Birkaç parça eşya yüklendim, hatıralara hükmederim diye. Eşya ve hatıra arasındaki kaçınılmaz sandığım ilişkinin gerçek dışılığını fark edince sarsıldım. Onlar olmadan o eşyaların hiçbir anlamı yok ki…

Niye kopamıyordum o zaman o evden? Belli ki bir sırrı vardı eşyaların.

Emlakçı geldi. “Satılık” dedi. Geçmişim 77.000 TL’ye satılık. Beni ben yapan geçmişim. Geçmiş eksildikçe, eksilen ben. Sanki eşyaları değil organlarımı söküyorlar. Sanki o ev, benim bedenim. Nefes almakta zorlanıyorum.

Dışarı çıktım hava almaya. Ne var ki, dışarısı da yine içerisi kadar geçmişim.

Eskiden üç katlı binanın önündeki bahçeyi dedem Baki sulardı. Konya şehrinin göbeğinde envaiçeşit meyve, sebze ve bitkiyle küçük bir bahçeydi. Apartman yöneticisi olan dedem ölünce apartmanla bile ilgilenmeyen hane sahipleri, bahçeyi iyice gözden çıkarmış, kupkuru kalmıştı küçük doğamız.

Ama… önceden orada olmayan bir şey var. Nasıl olduysa, dedemin bıraktığı minik bir ağaç boy atıp kendi kendine pek güzel büyümüş ve babaannemle dedemin oturduğu son kata ulaşmış. Dedem giderken, kendileriyle birlikte ölen eşyalar yerine hep yaşayacak bir şey bırakmış. Ölüm döşeğindeki dedemin bana sarf ettiği son sözleri şimdi anlam buluyordu. “Eşya, sana hükmetmesin. Eşyaya kıymet verme”. Ne demek istediğini de şimdi anlıyordum. Hatıraların ruhu bir ağaçta yaşıyor ve aslolan da yaşamak zaten.

Babaannem ve dedemle yolculuğumuz bir başka ölümle ve bir başka ağaçla başlamıştı. Arabamızın Göknar ağacına çarpması üzerine annemin ölümüyle başlayan bu yolculuk, Ihlamur ağacıyla devam edecek… Huzur kokan ıhlamur ağacıyla…

Mayıs Sıkıntısı


Çıkarın anneyi kareden, çocuk düşer. İşte aslı da böyle.
       
        Mayıs, çoğunluğa Bahar dilinden konuşur, benim gibilere ise başka bir dilden. Ben bu dili 5 yaşından beri konuşuyorum.
KALAN
Anne ölür, çocuk kalır
Hayatta kalan, yalnızlıktır

Eksik kalan çocuk büyümez
Bunu başka kimse bilmez

Nafile yama arar söküğüne
Dikiş tutmaz oysa her tene.

Herkes herkesle dostmuş gibi…*

Woman With Chello - Ahmet Kanak

İnsan gaipten çello sesi duyabilir mi? Kulağımda hep bu sesle geziyorum. Çocukken kemandı. Bedenle birlikte hayal de büyüdü.

Hatıralar ise baki; kulağımdaki melodiye sözler derledi Barış Bıçakçı’dan.


Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm
- Küçük İskender
Geçmiş yolunu kaybedip sizi yalnız bırakabiliyor.

Bütün sevgili anların, geçmişindeki bütün güzel yaşantıların bir gün geri döneceğine inandırmıştı kendisini. Yoksa, yani bu doğru değilse, yaşamanın anlamı ne?

O zaman unutmak yorganını örtüp altında ısınmak gerekiyor.

İnsan bu yaşa kadar ancak unutarak yaşayabilir.

Yataktan çıkıldığında yüze vuran soğuk ise hayatın ta kendisi.

… Hatırladıkça yalnızlaşıyordu, kendi geçmişinin içinde böyle yapayalnız inik bir plastik top gibi…

Ne olduğunu da şaşırabiliyor insan, geçmiş ile gelecek arasında arafta kalınca.

Yılların geçip gitmesine ve her şeyin belleğin bir oyunuymuş gibi bir belirsizliğin  içine batmış olmasına… Bu ben miyim? Peki o ben miydim? Bütün bunları yaşayan. Hayır seyreden. Karar ver, yaşayan mı, seyreden mi? Yaşayan değilmiş gibi. Geçmişte başka biri, ama şimdi ben. Geçmiş olunca başka biri.

Kalp, kan toplamış bir yara bu durumda. Kalbin sargı bezi, melodi.

Çello, kalbe dayanarak çalınan tek müzik aleti; kalbin sesi. İnsanın en yakınında atan tek kalp kendisininki. Atan kalpler korosunda, herkes herkesle dostmuş gibi


 
*Herkes herkesle dostmuş gibi…- Barış Bıçakçı

Uzak



Orhan Veli, düşlerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Ahmet Arif şairlerin, bilginlerin dünyalarında kalmıştı bir başına ve uzak. Nazım Hikmet soruyordu “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak?” Bedri Rahmi, hatıraların etten kemikten uzaklığından sitem ediyordu. Behçet Necatigil soruyordu sevdiğine “Seni benim tarafa nasıl alabilirim, uzaksın” diye. Atilla İlhan, sevdiği kadınların fısıltılarındaki uzaklıktan şikayetçiydi. Fazıl Hüsnü’nün kainatlardan uzaklığını hiçbir dua yerine getiremiyordu. Metin Altıok, hep uzaklaşıp giden yalnız bir adamdan bahsediyordu. Sabahattin Ali, dağları mesken bellemiş, şehirleri ve insan sohbetlerini uzak buluyordu. Sait Faik bütün adetlerden uzak yaşamak istiyordu yalnızca O’nunla. Turgut Uyar gemilere seslenerek tüm kaygılarından uzaklaştığında onlarla gideceğini bildiriyordu.

Bir de, talih’in t’sini de sırtlanarak tuzak’a dönüşen uzak’lar var. Tıpkı Oktay Rıfat’ınki gibi: Uzak geldim, uzağa gidiyorum.