Uyku



Bir yastıkta Utku’nun kafası, bir yastıkta kedi Nuri’nin bedeni. Bana yastık kalmıyor. Kendi yatağımda bile yersizim. Üçüncü bir yastık koyabilirdim ama bu pekiştirme hoşuma gidiyor. Her gece uyurken ve her sabah uyanırken, yersizim diyorum kendime. Ama en azından yalnız değilim; Utku var, Nuri var, Lilith var. Şimdilik. Tanju Okan’dan daha şanslıyım. Benim tek dostum içkim, sigaram değil.

Nuri nereye gidersem oraya geliyor. Bilgisayarda çalışırken, klavye ile ekran arasında uzanıyor. Ve yaptığım iş en çok o anlarda anlamsız geliyor. Nuri bana hep bu düzenin dışında bir hayat olduğunu hatırlatıyor. İşe ara verip şöyle bir uzanınca da Nuri yanıma gelip yatıyor. Patisi illa ki üzerimde. Benim de elim onun üzerinde. Bundan daha çok zevk aldığım bir an yok hayatta. Artık yok. İnsanları yeterince tanıdım.

Uzandığım yerden Pinokyo kuklalarına bakıyorum. Çocukken çocukluktandı bu ilgim. Ya şimdi. Kimse niye Pinokyo gibi bir yalancı diye sormadı. Çünkü Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzuyordu, yani yalan söylemeyi beceremiyordu. Hayvanlardan sonra en dürüst Pinokyo’yu seçtim.

Şu an okuduğum iki kitap da savaşla ilgili. Böyle kitaplar okuyacaksam, belki de daha az okumalı, daha çok patilenmeli ve uyumalıyım. Hayat rüyalarda güzel.

“Dünyanın tek bildiği şey uyurken bir o yana bir bu yana dönen biri gibi sizi öldürmektir, dünya uyurken üstünüze abandığında, uyuyan birinin pireleri ezdiği gibi. Böylesine bir ölüm pek ahmakça olurdu, diye düşündüm, herkes gibi yani. İnsanlara güvenmek demek kendini azıcık öldürtmekle eşdeğerdir.”


11 Ocak 1981'den 35 Sene Sonra




Her doğum gününde, her yeni yılda yeni kararlar alırdım. Çünkü herkes böyle yapardı, böyle belletilmişti. Her şeyi didiklerdim ama bu kabullenişimi hiç sorgulamamıştım. Üstelik, önceki senelerde aldığım kararların hiçbirini hayata geçirmemiştim. Bu yüzden bu sene karar almadım. Bugün bana bir kaktüs, bir de bonzai hediye edildi. Çünkü bugün benim doğum günüm, yani birkaç saat önce bugündü ve öyleydi. Çiçekleri hayatta tutmak istiyorum ama böyle bir karar almadım. Çiçeklerin hayatta kalmasının tek yolu, böyle bir karar almamamdan geçiyor gibi geliyor bana. Almak istemediğim kararlardan biri de, tekrar yazmaya başlamak. Bu yüzden şu an bunu yazıyorum, eskiden olsa bu blog'ta yayınlamaya layık görmeyeceğim metin kırıntılarını yani. Artık “edebiyat” yapmak istemiyorum, artık süslü kelimeler istemiyorum, artık ne çok acı çekiyorum diyen cümleler istemiyorum; acım artmış olsa da. “Hızlandıkça Azalıyorum” kitabını okuyorum bu ara. Çok uzun bir ara değil, çok uzun bir kitap değil çünkü. Kendimi oradaki kadına benzetiyorum. Muhtemelen o 60 küsur yaşında, eh ben de 35 oldum bugün. Okuduğum son bölümde Epsilon, Mathea'dan uzaklaşıyor. Ben de bölümü bitirdim, ağlamaya başladım ve gidip Utku'ya bağırdım. Epsilon, Mathea’dan uzaklaşıyor çünkü. Utku buna güldü, o kitap dedi. Ama ben Mathea’yım dedim. Bu yüzden kitabın sonunu öğrenmek istemiyorum. Tabi ki, öğrenmek istiyorum. Ben meraklı biriyim ve her şeyi bilmek, anlamak, öğrenmek ve içselleştirmek isterim. Özen göstermek denen şey de burada başlıyor. Kapitalist dünyada buna verilen ama yüksek sesle dile getirilmeyen pragmatist ad ise, zaman kaybı. Zamanı yönetemiyorum ama sorun değil. Zaman zaten soyut bir kavram, benden önce birileri uydurmuş. Benden de uymam bekleniyor. Bu düzenin çok minik de olsa bir çarkı olduğum sürece, zaman kavramını kabul ediyorum: Şu anda çeviri yapmam lazım, yarın sabaha yetişecek. Muhtemelen öğlen gibi birileri bu sözleşmeyi imzalayacak. Ve dünya üzerinde hiçbir şey değişmeyecek. Ölüm, açlık, zulüm, yoksulluk devam edecek. Hayır, duygu sömürüsü yapmıyorum. Yeni bir şey de söylemiyorum. Sadece onların zamanı, onların parasına çevrilsin diye çeviri yapıyorum diyorum. Yani, senin için anlamsız. Benim için kısmen anlamlı. Çünkü bu çeviriden kazandığım parayla ben de kendime zaman satın alacağım. O zamanı da bu düzenin bir çarkı olmadığım eylemler için kullanacağım. Onların anlamsızlığından kaçabilmem için bile onların anlamsızlığının bir parçası olmam lazım. Ne ironi. Böyle deyince havalı mı durdu. Oysa, hepimizin bildiği yalın bir gerçek sadece.

Bugün benim doğum günümdü. Bugün bitti. Dünya üzerinde hiçbir şey değişmedi. Ölüm, açlık, zulüm, yoksulluk devam etti.


Bir Kırık Gençlik Hikâyesi




Salıncakta sallanıyoruz. Zincirler boşlukta savruluyor, hemen arkasından saçları. Kalbimin zincirleri. Kaç yaşındayız. Çocuğuz işte, ama biraz büyükçe. Gelecek ümitlerimizin geçmişte biriktiğini bilmediğimiz bir yaştayız. Onun salıncağı duruyor, benim kalbim durulmuyor. Gidip oturuyor yıkık bir duvarın üstüne; kalbim gibi harap, kullanıldıkça. Duvarın alçağında kısa kısa otlar. Rüzgâr, saçlarını ve otları yana yatırıyor. Kulağımda rüzgârın uğultusuyla hışırdayan otlar. Konuşsa, kulağım ona hazır. Bir kuğuyum, boynum ondan tarafa eğri. Beni zarif yapan o, beni güzel yapan o, onun varlığı. İleride küçük bir orman var, gözlerini orada bir noktaya dikmiş bakıyor. Sanki sadece onun görebildiği bir kapı var, ormana girmeye. O kapıdan girip ardında kaybolursa diye bir korku çörekleniyor içime. Ormanı buraya getirmek istiyorum. Ve dalları aralayayım, çizilmesin bir yanı. Duvara atlıyorum atik bir hareketle. Serde erkeklik. Bir şey diyecekmişim gibi ona yaklaşıyorum. Nefesi, nefesimle arama giriyor. Bakışı, dünyayla arama giriyor. Rüzgâr, saçlarıyla sevişiyor, kıskanıyorum. Bir orgazm anını taklit eder gibi havalanıyor havalanıyor saçları. Ah… Saçlarının dağınıklığı, toprağın didiklenmişliği, duvarın yıkıklığı. Kaostaki uyum bu.

Birden görüntüyü tamamlamak istercesine bir ses. Kesik kesik. Diğer tüm sesleri silen hıçkırıkları. Kirpiklerinin birbirine çarpması, hüzünlü bir melodi gibi. Hıçkırıkları artarak bir çığa dönüşüyor, altında kalacağım. Yüzünde başlayan fırtına kaşlarını aşağı çekip kıvırarak çatıyor önce, minik burun delikleri genişliyor ve en son dudakları kırılıyor uçlarından. Dudaklarındaki kirazlar, yanaklarındaki elmalar düşüp çürümesin! Ona olan hislerimi dile getirsem, tuz basabilir miyim yarasına. Belleğine büyü yapsam, adı unutmak olsa. Gözaltları çok yağmur yemiş gibi ve ben lal. Sözlerim onu uçurumdan döndürmeye yetmezse korkusuyla saklanıyor dilimden. Yaşlarını sözlerimin eleğinden geçirip kalbimin kalıbına döksem. Burada pazularım, nerede gücüm! Serde erkeklik. Buruş buruş bir mendil çıkarıp veriyorum cebimden. Dudağının kenarına bir gülümseme takıyor, ince. Dizlerini karnına çekiyor sonra, bana dolanacak kollarını doluyor dizlerine. Bedeni kapanıyor içine, ondan yana yansıttığım ışıktan kaçan gece sefası gibi. Hırpani bir keman taksimi gibi çıkıyor sesi. “Ölenin ilk sesi unutuluyor” diyor. “Ölenden geriye sadece sessizlik kalıyor. Sessizlik, cümle anıyı taşıyamayacak kadar narin.” Yer altımdan çekiliyor, kanım damarlarımdan çekiliyor. Yoksa…

“Kayaların oyuklarına dolan sular gibi usulca içime aktı. Önce ağzımdan, sonra kulağımdan içeri soluğunu bıraktı. İçime dolan nefesinden bir kuş havalandı. O kuş, benim aklımdı; kalbimdi kanatları. Sonra nefesini benden çekti. Kuş beynim bırak dedi o kanatları, öl dedi, öl ki yeniden dirilebil dedi. Bense bekledim onu; ne kolay olurdu kırmak, bencileyin bir kuşun boynunu. Yeter ki gelsindi. Ama o ne yaptı...”

Her kelimesi ayağıma bağladığı bir taş, beni sonuma çeken. Hıçkırıklarına sesinde yer açtı biraz ve devam etti sonra:

“Öldü.”

Fazla besili bir hülya, ateşten bir düş kırıklığına dönüşüp çarpıyor yüzüme. Çözülüyor karlarım; eriyorum yanılgılarım ve kırılmalarımla.

“Tenimin onu öğrendiği gün. Hemencecik ezberlediği gün. Parmak uçlarımdan, göbek deliğimden, kulağımın arkasından geçtiği gün. Unutmadım o günü. Her bir parçam tek tek özlüyor onu. Unutmamayı öğretiyor bedenim bana.”

Yollarını gözlemiştim sözcüklerin, onu avutmaya. Ne de mundar nenlermiş meğer. Keşke olmasalardı. Kabahat, sözcüklerindir. Tüm sesler, kurtulasıdır artık, ilk ve son sözümden sonra. Elimi sol göğsünün üstüne koyarak dedim, “Burada ne güzel cinayet işlenir”.


Çocuklar, Hırsızlar ve Açlar



Babamın yanında gençten biri çalışmaya başlamıştı. Babam onu bizimle, artık bir abiniz var diyerek tanıştırmıştı. Hasan abi ile birlikte bir kardeşimiz daha olmuştu. Onun kucağından hiç inmezdik, bizimle birlikte oynardı, bize abilik ederdi gerçekten. Bayramlarda o da soframızdaydı, ona da bayramlık alınırdı, liseyi dışarıdan da olsa bitirmesi için babam onu teşvik ederdi. Sonra Hasan Abi evlenmek için babamın iznini istedi, babam ona bir düğün salonu tuttu, evini düzdü. Bir zaman sonra, babamın kasasından yüklüce bir miktarda para çalındı. İş yerine hırsız girdiğini düşünüyordu herkes ama babam polise gitmedi. Çünkü bir baba, oğlunu tanırdı.

Eskiden ilkokullarda kantin olmazdı, yalnızca simit satılırdı. En azından devlet okullarında böyleydi. Bu nedenle, gittiğim ilkokulun hemen karşısındaki bakkal, nöbetçi öğretmenden kaçabilirsek teneffüslerde veya dersten sonra uğramayı en sevdiğimiz yerdi. Leblebi tozları, kolonya küpleri, kokulu arı maya silgiler, pembo cikletler… Bir gün arkadaşlarımdan biri yanımda bir cikleti atıverdi cebine. Zilin sesini duymamızla birlikte hızla bakkaldan okula koşarken ben şaşkınlıktan geride kalmıştım. Zamanla başka arkadaşlarımın da böyle ufak tefek hırsızlıklarına şahit oldum. Sonunda ben de bir gün kendimi ciklet çalarken buldum. Hâlbuki, cebimde param vardı. Hepimize ciklet alabilecek kadar param vardı hem de. Ama parayla ciklet alırsam, artık onlardan olamazdım. Cikleti bir türlü çiğneyemedim. Eve gidince cikleti kardeşime verdim. Sevindi.

Bazı nedenlerle ailemden para almayı bırakmam gerekmişti. Üniversite 2. sınıf itibariyle, sayfası sadece 50 kuruşa çeviri yapıyordum. Sol görüşlü bir avukat için hem de! Bir yandan da, akşamları ve hafta sonları bir kursta yine üç kuruş paraya yetişkinlere İngilizce dersi veriyordum. Çoğu arkadaşımın aksine, bulabildiğim en ucuz restoranlarda karnımı doyururdum. Aileden gelen parayı harcamak kolaydı ama kişi kendi alın teriyle kazandığı parayı öyle kolay harcayamıyordu. Bir dönem para açısından oldukça sıkışmıştım. Başka bir okuldan bir arkadaşımla karnımızı doyurmak için ucuz bir dönerciye gitmiş, biraz dertleşmiştik. Dönerciden çıkmadan önce lavaboya uğradım. Ve o da ne! Bir cüzdan. İçi Japon Yeni doluydu. Birkaç da kartvizit vardı ama kimlik yoktu. Cüzdanı alıp lavabodan çıktım, arkadaşıma durumu anlattım. Tanrı sesini duymuş para göndermiş sana, dedi şakayla karışık. Pek gülemedim. Gittim telefon kartı aldım. Kartvizitlerdeki numaraları tek tek arayıp, Japon Yeni kaybeden bir tanıdıkları olup olmadığını sordum. Cüzdanın ve içindeki paraların sahibini bulamadığım gibi, üç telefon kartı için de para harcamıştım. Arkadaşım bu kez de Tanrı seni deniyor, diye atıldı. Yine gülemedim. Sahibini bulamadığım, cebime atamayacağım ama ne yapacağımı da bilemediğim parayla kala kalmıştım. Dönerciye dönüp cüzdanı kasaya teslim ettim. Bu kez de arkadaşım, senin yemediğin parayı onlar yiyecek, dedi. Ne diyeyim. Arkadaşımla öpüşüp ayrıldık. O zamanlar belirli bir saatten sonra kampüse kadar giden araç olmazdı. Aramalar nedeniyle son aracı kaçırmış, telefon kartları nedeniyle ertesi günkü yol-öğle yemeği için harcayacağım para dışında cebimde beş kuruş kalmamıştı. Tabana kuvvet dedim. Yolda yürürken yanımda bir BMW durdu. Sürücüsü şık giyimli bir kadındı. Üniversiteye gidiyorsan bırakayım dedi. Atladım arabaya. Geveze biriydi. İki gün sonra Japonya’ya gidecekti.

Yüksek lisansta üç arkadaş bir kısa film üzerinde çalışıyorduk. Hafta içi ve hafta sonu gündüzleri işe gittiğim için akşamları buluşuyorduk. Bağdat Caddesi’nde oturan arkadaşın evinde yaptığımız çalışma çok geç bitmişti. O zamanlar yaşadığım Mecidiyeköy’ün gecekondu-apartman karması olan Gülbağ Mahallesi’nin en ucundaki evime dönmek üzere yola çıktım. Mecidiyeköy’den Gülbağ’a yürümek biraz vakit alırdı. Yolda bir tinerci çıktı karşıma. Para istedi. Çıkarıp 5 TL verdim. Bu para mı, deyip yere attı. Bıçak çekip pardösüme sürttü. Korkudan aklım başımdan gitmişti. Cüzdanımın içini gösterip ağlayarak ona bağırmaya başladım. Haklısın abla, deyip gitti. O da benim kadar haklıydı. Bu nedenle, ona cebimdeki paranın yarısını olan 5 TL’yi vermiştim.

Bir zaman önce, Knut Hamsun’un Açlık kitabına başladım. Yoksul ve aç ama gururlu bir yazarın hikâyesiyle karşılaştım: Cebinde parası olmadığı halde kimseden para istemeyen, açlıktan sağlığını kaybedecek noktaya geldiğinde bile dilenmeyen, ona kaç zaman önce ödünç verilmiş bir şeyi satarak para elde etmeyi reddeden, kendisine henüz yazmadığı bir yazı için teklif edilen avansı kabul etmeyen, açlıktan ölmekteyken bile bir fırsat çıkar ümidiyle insanların yanın gidip onların vaktini almasını vicdan meselesi yapan ve en dar anında bile kendi yoksulluğuyla birlikte başkasının yoksulluğunu da kendine dert edinen bir karakter.

Sonra kitabı kapattım televizyonu açtım. Ayakkabı kutularından bahsediyordu.


Gitmek


“Müzisyen bestesinin son notasını çaldı, yazar kitabının son kelimesini yazdı, ressam resmine son fırça darbesini vurdu. Ben de buraya geldim.” Aziz Abi, böyle anlatmış meramını, niye geldiğini sorgulayan hoşgeldin’ci mahalleliye. Herkes yadırgamış yanıtını ya çıkar zamanla kokusu diye üstüne giden pek olmamış. Babam böyle anlatmıştı, Aziz adında bir yabancı mahallemizdeki yıkıldı yıkılacak iki katlı bir evi satın alıp alt katını eskici dükkânı, üst katını ev yaptığında. Sözlerini çoğu kez kimse anlamadığından, herkes onu mahallenin delisi bellemişti. Kimse onun asıl hikâyesini bilmezdi. Yine de, mahallenin sıradan bir esnafı olarak kabul görmüştü.

Bir gün dükkânının oradan geçerken, Aziz Abi’nin bahçesinde yavru bir kuşun uçmaya çalıştığını ama bir türlü uçamadığını görünce, yardım edebilirmişim gibi, biraz da merakla, kuşa yaklaşmıştım ki bir sesle irkildim:

-        Kuşun uçmasını sağlayan nedir?

Bir an afalladıysam da kendine güvenmeye çalışan ama titremesinden heyecanını ele veren bir sesle “Kanatları” dedim. Aziz Abi “Hayır, uçma isteği” dedi ve minik kuşu göstererek ekledi: “Ama kanatları uçma isteğini taşıyabilecek kadar güçlü değil daha. Sabırsız kuşu, kedi kapar.” Sonra beni dükkânına çağırıp kuş dışında uçabilen hayvanlarla ilgili bir kitap verdi. Dostluğumuz böyle başladı. Her gün yanına uğrar oldum. Kendi hayatından bana asla bahsetmedi ve bana da kendi hayatımla ilgili asla soru sormadı. Ona neden eskicilik yaptığını sorduğumdaysa “Zaman, ışıktır; hayat, fotoğraf. Fotoğrafa ışık vurdukça sarararak yaşlanır. Ama ışığın yansımasıyla çekilecek daha birçok fotoğraf karesi var. Ben eski fotoğrafları alıp yenilerine yer açıyorum” demişti.

Bir gece yarısı Aziz Abi’nin evinin bilinmeyen bir nedenle yanıp kül olmasıyla, Aziz Abi’nin ortadan kaybolması bir oldu. Ne olursa olsun, bana veda etmeden gitmesine oldukça bozulmuştum. Birkaç hafta sonra Aziz Abi’den bir mektup aldım. Ona cevap yazabileceğim bir adres yoktu. Mektupları uzunca bir süre devam etti. Eskici dükkânında yaptığımız muhabbetler gibi en başta kişisel hiçbir bilgi vermiyor, ne neden gittiğini ve neden haber vermediğini açıklıyor, ne de o an nerede olduğu ve neler yaptığı hakkında bir bilgi veriyordu. Bir nevi fikri bir günlüğe dönüşmüş mektuplarıyla birlikte Aziz Abi’nin neden böyle yaptığını zamanla idrak ettim.

1. Mektup:
          “Tek sayıda okey taşını yan yana diz ve aynı anda iki taraftan itmeye başla. Ortada kalan taş şimdiki zaman, bir tarafında geçmiş ve diğer tarafında gelecek. Üzerinde iki tarafın da baskısı var ama iki yandan gelen bu baskı aynı zamanda onu ayakta tutuyor. Ayakta durabiliyorum ama o evde duramıyordum artık. Kapı üzerime kilitlenmiş ve beni geçmişime kapatmıştı. Başkalarını, eskilerinden kurtarma derdine düşerken, kendi eskilerimi elden çıkaramamıştım. Yola ekmek kırıntıları bırakarak evlerine dönmeyi uman Hansel ile Gretel gibi ben de yola eskilerimi bırakarak kendime dönmeyi umuyorum.

İnsanın kendisine uygulayabileceği en büyük şiddet, durmak. Yürüyorum. Haritalarda yer almayan bir yolun yolcusuyum. Gözlerimde ne geldiğim ne gittiğim yerden hiçbir iz taşımıyorum. Yolun tozuna, kulağımın tozunu kattım. Kendisine sağır insan dinlese de başkalarını, kendisini dinlemediğinden eksik dinlediği kişi kadar. Ve eksiğimi bilmem yeter mi kendimi bilge saymam için? Konuşmaya çalıştıkça kırık bir müzik kutusu gibi tekliyor sesim. Sesim. Bilinen tüm anlamlardan kurtulabilse, gerçek anlamını bulabilecek olan sesim. Çıkardığım sesler anlamlı bir melodiye dönüşemeden rüzgâr alıp götürüyor onları. Rüzgâr, belleği ne kadar sağlam olsa da, hiçbir zulmü yeryüzünde barındırmadan bilinmeyene uçuruyor; biz de af dilemeyi unutuşumuzun suçunu rüzgâra atıyoruz.

Ayaklarım toprakta, ama unutulan her şey betonun altında, üstünde, içinde bir yerlerde. Tüm betonarmenin nedeni ayırmaktır; kaldırım toprakla insanı ayırır, duvar insanla insanı ve yine insanla doğayı ayırır. Ayırınca da birileri ve bir şeyler dışarıda kalır. Medeniyet, dışlayıcıdır. Medeniyet, diğerleriyle kaynaşımı ve paylaşımı kısıtladığından bir hapishanedir. Ve toplumda yaşayan insan konformisttir. Hemen betonlar arası bir yaşam edinir kendisine, kendisinden başka kimseyi içermeyen. Bu alan, diğerlerine karşı savunulacak bir siperdir. Savaş ilk burada başlar. Bu savaşın adı kurulu düzendir, özel hayattır. Mevcut düzenin sürmesi, kazanılan bir zaferdir. Kimin kime karşı zaferi? Doğanın bir parçası olan insanın, özüne karşı zaferi.”

2. Mektup:
        “Yüzüne güneş bulaşan memurlar koşturup duruyor. Güneşin yüzüne bulaşmakla kalmayıp tüm bedenine koyu kahverengi bir esvap diktiği işçiler ise pamuk topluyorlar tarlada. Eller pamukta, akıllar yarım somun kurtlu ekmekte. Pamuk, pamuk toplayan dışında herkese yumuşak. Pamuk prensese bile düşman olmuşlar. Irgatbaşı da emir kulu ama gardiyan gibi dolaşıyor ortalıkta. Küfürler genizden ötesini görememiş. Ağustos böceği dışında herkesin dili tutulmuş. Gökten, Tanrı eteğindeki tüm kırıntıları silkelemişçesine çok sivrisinek yağıyor. Göğün mavisi bile atmış güneşin sıcağından. Tarlanın yakınındaki mezarlığın koca bedenli, kalın dallı, çok yapraklı ağaçları da olmasa, gölgesiz bir şehir. Demek, ölüm olmasa nefes alınamayacaktı burada. Ve nefes, yaşamın özünü belletir: Almak için vermek zorundasın.”

3. Mektup:
         “Denizden çıkarıldığında parlaklığı kaçan nice çakıl taşından biriyim. Suya geri dönemeyecek kadar uzun süre sudan ayrı kaldım. Toprağa alışamayacak kadar da kısa süre toprakta misafir kaldım. Dağ başındaki bir kulübeden denizi izliyorum; deniz, yakamozdan bir broş takmış. Gecede, yıldızlar ve tek bir arabanın farı dışında hiçbir ışık yok. Araba, bu ıssız doğa manzarasıyla o kadar uyumsuz ki. Hani sevişen iki bedendeki tüm uzuvlar bir orkestradaki müzik aletlerinin uyumuyla hareket eder de ahenksiz bir ses hemen fark edilir. O ses yapayalnızdır. Kendimden değil arabadan bahsediyorum tabi. Rüzgârın önüne düşmeyen yorulur derler ama burada lodos bile bir asi esiyor, bir o yana bir bu yana. Gözü yaşlı lodosu bir de ben üzecek değilim; açtım, bu netameli tabloyu belleğime asıveren kirli camları. Artık yazdığım bu sayfayı hareket ettiren bir hayalet mi, yoksa lodos mu bilemiyorum. Bahar şımarığı yapraklar yazın sıcak öfkesiyle düşüveriyor ağaçtan, sonra da avare avare uçuşuyorlar. Son bir ölüm dansı onlarınki. Dal öyle mi! Köke ne kadar uzak olsa da, biri gelip koparmadıkça ağaçtan, kurumaz yalnızlıktan.”

4. Mektup:
          “Horozlar daha ötmemişti. Kuşlar daha cıvıldamamıştı. Kediler sokakların tek sahibiydi. Sabah oldu diye gece lambalarının söndüğü ama güneş henüz ışımadığı için ortalığın hâlâ karanlık olduğu, gece ile gündüzün arafı saatlerdi. Gün, kendisine gelmekte hiç acele etmiyordu. Birazdan güneş, denizi gülkurusu rengine çalacak ve geceleyin rüzgârla dalgalara içini döken deniz, göle öykünürcesine susacaktı. Bense kış uykusundan uyanıp ininden yeni çıkmış bir ayı gibi uyum çabasındaydım. Bugün zehri erken aldım, tüttürmeye başladım denize karşı. Göğüs kafesimde çırpınan kuş, senelerce naftalinsizce kapalı kalıp da açılmış bir sandık gibi küf kokan nefesimden, başka türlü havalanmayacaktı. İçimdeki kuşu uçurdum derken, bir serçe kondu yakınıma, ötmeye başladı. Günün başlangıcını bu davetsiz misafir haber veriyor olmalıydı. Yabanın zamanı, akreple yelkovanının yetişemeyeceği kadar dakik. Birazdan bu serçe de kuru bir yaprak gibi süzülerek benden uzaklaşacaktı. Keşke bir kuştan fazlası olsaydı. Keşke azıcık tüyü beni sarıp sarmalamaya yetseydi. Keşke yanakları öpücük kondurabileceğim kadar büyük olsaydı. Keşke benim kal dediğimi ben demeden duyabilseydi. Keşke.”

5. Mektup:
          “Yüzyıllardır yaşanıyordu. Adı konmuştu, herkesçe bilinirdi, sözü pek edilirdi. Ama herkes dünyada ilk kez oluyormuş gibi, tek kendisinin başına gelmiş gibi yaşardı. Herkeste farklı belirtilerle kendisini gösterirdi. Kiminin midesinden kelebekler havalanır, kimisi atını eyersiz rüzgâra sürer, kimisinin gözlerinde derin vadiler, menevişlerinde uzun yollar açılır, kimisinin tutkusu bataklığı kurutmaya yeter. Bedenler bazen tüm sırları bir seferde terler, bazense çiğini nehre akıtan çiçek gibi nazlıdır bir beden, diğerine. Nekahet dönemiyse hep uzun sürer. Kimi kalbinin atışlarına bile yabancılaşır, kimi o’nsuz kendi bedenini inkâr eder, kimi yeni bir güne açılan güneşi ışıktan bir kırbaç beller. Dilin, sözcüklerini kaybettiği anlardır. Sussan da konuşsan da dil sana istediğini vermez, hissettiğini bildirmez. Kaçağını daha fazla saklayamayan bir orman gibi ele verirsin kendini. Tabiat, her sırrı gerektiği kadar saklar. Tabiat, ayırdığı gibi birleştirmeyi de bilir. Bir bakarsın, yine hayatın kucağındasın. Didik didik etsen de zihnini, görürsün ki anılar her seferinde yeni bir ayrıntı kaybeder ve sen bu azalmayla yükünü taşımaya alışırsın. Ama aşkı, istesen de, yaramaz bir çocuğun kulağını çekip kapı önüne koyarcasına kalbinin kapısından dışarı koyamazsın.” 

6. Mektup:
          “Yere inen sis yüzünden ağaçların havalanmış gibi göründüğü, zamanın ‘bir varmış bir yokmuş’ diye başlayan masallardaki gibi belirsiz olduğu bir anda rastladım bir periye. Sanki bu dünyaya insanlarla iletişim kurmaya değil; bitkilerle sevişmeye, kurumuş yaprakları ölüye saygı gereği toplamaya, coşkun akan suların derdine kulak verip onları sakinleştirmeye, iyileşmekte olan ağaçlarda çıkan yumruları okşamaya, kelebeklerle birlikte ânı yüceltmeye gelmişti. Hiç çizilmemiş haritalara ilham olacak güzellikteki kara topraktan yoğrulmuş teni, binlerce ışık yılı uzağımdaymışçasına ulaşılmaz görünüyordu. O gerçekse, kendimi gerçeğe teslim etmek değil, gerçeği teslim almak istiyordum. Hiçbir çiçek yoktur ki o ana kadar bende sahip olma isteği uyandırmış olsun. Sihrini kaybedecek ve insani bir şeye dönüşecek diye boşa bekledim, ona yaklaşmak için. O gün olmadı.

Sonraki günlerde de, onu sabahın erken saatlerinde, mühendis olarak atandığım Karayolları Şubesi’nin yanındaki ormanlık alanda görür oldum. Kulaklarımda “Git, konuş” diye çınlayan sesi itip dursam da nafileydi; ben susturmaya çalıştıkça, ses daha çok çıkıyordu. Hayatın anlamını, teneke sobanın yoldaşlık ettiği evimin kireç badanalı taş duvarları bana söyleyecek değildi; orman ise periyle birlikte benim için bir manzara olmanın ötesine geçmiş, bana gerçeği fısıldayacakmışçasına beni kendisine çağırır olmuştu. Kafamdaki bu sese sadece birkaç gün daha karşı koyabildim ve attım kendimi yeşilin kollarına.

Başının arkasından gevşek bir şekilde bağlanmış yemenisinin sarı oyalarıyla ahenk oluştururcasına, mor renkte bir bitki topluyordu. Uzaktan seçemesem de, daha önceden gördüğüm bir bitki değildi. Konuyu bitkiden açma hayalim de böylece suya düşmüştü. Yeni bir mevzu peşindeydim ki aramızda sadece birkaç adımlık mesafe olan peri bana dönüp “likapa” dedi. Hem şaşırmış hem de ne dediğini anlamamış yüz ifadem karşısında gülümseyerek “yabanmersini de derler” diye ekledi. Sanki tarafımca izlendiğinin, ona sormak istediklerim olduğunun ama sözün neresinden tutacağımı bir türlü bilemediğimin farkındaymışçasına söze devam etti. “Mavi yemiş pek çekingendir; zor bulunur ve saklanmayı sever”. Teşvik edici yaklaşımı beni rahatlattığından söze girecek cesareti buldum kendimde: “Neden topluyorsunuz? Yani, böyle sabah sabah erkenden... her gün...” Ah! Onu izlediğimi belli etmiştim işte. O rahatlatan gülümsemesiyle esmer yüzünü iyice aydınlatarak “Hassas bir meyvedir. Çabuk bozulur ve taze taze yenmesi gerekir. Sabah topluyorum ki öğlen olmadan hale yetiştireyim” dedi. Ve bana avucunu uzatarak ikram etti. Yemişten ziyade ince bileklerinden deniz misali akan damarlarının alev mavisine kaçtı bakışlarım; hayat, bu damarlardan akıyordu. İzleyeceğim yolu bulmuştum.”

7. Mektup:
           “İş neredeyse, onlar oradaydı. Perinin gezmişliği benden çoktu da bir kez atlas okumuşluğu yoktu. Okuma yazması olmadığını hiç çekinmeden söylerken, atlas ve haritaları çok sevdiğini eklemesi ise bir savunma veya bir eksiğini giderme çabası değildi. Köylerin, kasabaların, şehirlerin harita ve atlaslardaki şekline göre gidecekleri yer hakkında tahminlerde bulunduğunu öğrenmiştim. Bu şehrin haritaya düşen gölgesini de kaleme benzettiğini söyleyince, “belki de okuma-yazmayı öğreneceğin yer burasıdır” demiştim, istemeden de olsa yukarıdan bakan bir aydın kisvesine bürünüp. “Tabiatın bildiği, yazıya gelmez” diyerek bana haddimi ne de bilgece bildirmişti. Göçebe ruhlu, yurt bilmez bu kadını kendi sistematik döngüme yamamak değildi niyetim. Bir ağaç olsam, o uçup gidecek bir kırlangıç olurdu. Bir çiçek olsam, o konup geçecek bir kelebek olurdu. Bir nehir olsam, o denize karışacak bir damla olurdu. Ama ben bir insan oldum ve ona evlenme teklif ettim. “Neden?” diye sordu. Neden aramızdaki güzel olan her şeyi bozmak istiyorsun edasıyla sordu. Sanki dünyanın en zor sorusuydu. Susmak bana yanıtlamaktan daha çok yakışacaktı.

Ama sonra bir can oldu. Henüz hiç geçmediği acıların tipisinde yolları kapanmamış bir yüzün gülüşüne tanık olma şansı doğdu. Evlenmek de o zaman gerçeği kollayan bir ihtimal oldu. Çocuğumuz doğdu. Göbek bağı bahçıvan makasıyla kesilmiş olacak ki bir çiçek gibi açtı. Biz de bir çiçekmişçesine üstüne titredik. Karda üşümesin, güneşte solmasın diye uğraştık. Biz üzerine titredikçe, rüzgârdaki yaprak gibi yüreğimizi titretti... Ve sonunda bizi terk etti.”

8. Mektup:
          “Öyküsü anlatılmadık ne kaldı, ölümden başka? Yaşamakta olanların ölüme dair söyleyecekleri ne olabilir, acıdan başka. Çünkü ölene, ölümün nasıl birşey olduğunu sorma şansımız hiç olmadı. Yaşayanın ölümünü bildik biz. Ölenle, yaşarken ölmeyi bildik. Evlat acısını bildik. Çivilerle ayrılığın çarmıhına gerilmeyi bildik. Ama bildiklerimizle birlikte yaşamayı bilemedik. Evladımızla birlikte perinin sözcüklerinin cenazesini de kaldırdık. İçindeki lamba kısılmışçasına, perinin gözünün ışığı söndü. Peri bir ağıt olarak yakıyordu sevgisini. Bir çocuk cesedi çıra olup tutuşturmuştu evimizi. Geriye kalan yokluktan, periyi sarıp sarmalamayıp yetecek kadar kumaş çıkmadı. Çok üşüdü peri, mezar taşından farksızdı bedeni ve beni bırakıp ormanın derinliklerinde yitip gitti. Evlenirken babası ona ‘Uzun kuyruklu bir yıldız oldun, sakın kayma’ demişti, oysa.

Belirsizliğin göğünde çakan bir şimşektir anı. Şimşeğin kendisi değil, kendisine maruz kalan insanı ne kadar aydınlattığı, hatta yaktığıdır önemli olan. Anı anı biriken geçmiş, yokluğun yani yok olan zamanın savunusudur. Dönemediğimiz geçmişte en az bir parçamız kaldığından, bu bölünmüşlükten şimdiye dair bir anlam yaratırız. Sözün hiçbir şeyi çözmeyeceği bir yere vardıysak da, gideriz. Bana her şeyi bırakıp gidebilme cesaretini o verdi.”


Sonra Aziz Abi, benden de gitti. Ondan başka mektup almadım. Son mektubunu almamın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti, gazetede o habere denk geldiğimde. Gazetenin laylaylom olaylara yer veren hafta sonu ekinde, dilsiz bir adamdan ve seyyar oyuncakçısından bahsediliyordu. Çeşit çeşit oyuncakla dolu, tezgâhtan bozma oyuncak bir araba süren adam, köy köy, mahalle mahalle, bucak bucak, il il dolaşarak yoksul çocukların oyuncak oynamasını sağlıyordu. Ama bu oyuncakları çocuklara hediye etmiyor veya satmıyordu. Çocuklar, sahip olmayacak, paylaşacaktı. Gazetedeki küçük fotoğrafta zar zor seçilen yüzünü görür görmez, onu Aziz Abi’ye benzetmiş ve epey heyecanlanmıştım. Ama dilsiz olması, bu ihtimali biraz zayıflatıyordu. Fotoğrafa yüzümü iyice yaklaştırıncaysa, oyuncak arabanın üzerinde yazan ismi gördüm: Peri Oyunu.



Borç



Tuğba bu yıl derslerine çok çalışacaktı. Geçen seneki gibi karnesinde kırık getirirse, babası Terzi Hatice’nin yanına kalfa olarak vereceğini söylemişti. Okuldan alıp almayacağını belirtmemişti ama almasa da ders çalışmasına vakit kalmazdı zaten. Hâlbuki, o, bedenlere kıyafet dikmek değil, bedenleri muayene etmek istiyordu. Doktor olacaktı.

Sıra arkadaşı Yağmur’un babası doktordu. Tuğba bir gün derste o kadar çok öksürmüştü ki öğretmenleri Aysel “Arkadaşlarına mikrop saçıyorsun. Mutlaka doktora görün.” diye azarlamıştı onu. Tuğba ise hiçbir şey diyememiş, boynunu büküp kalmıştı. Sanki bilmiyor muydu, inşaat işçisi babasının onu okula bile zar zor gönderdiğini? O çok öksürdüğü gün, son ders zili çalınca Yağmur Tuğba’ya “Benim babam doktor. İstersen seni bir muayene etsin” demişti. “Muayene” kelimesini de ilk kez o zaman duymuş ve öğrenmişti. Tuğba’nın gölgeli bakışlarını gören Yağmur onun elinden tutunca, gülümseyivermişti hemen Tuğba. Yağmur’u almaya özel bir araç geliyordu. Tuğba çekinerek bindiği arabanın koltuğuna oturunca “Oh” demiş, Yağmur ne olduğunu sorarcasına Tuğba’ya baktığında yüzü kızaran Tuğba söyleyememişti, o koltuğun evdeki döşeğinden çok daha yumuşak olduğunu. Bunun yerine, yine gülümsemişti. Her yoksul çocuk gibi Tuğba da susmayı ve çoğu soruya cevap vermek yerine gülümsemeyi iyi bilirdi. İçine ata ata da erkenden olgun bir ifade kazanırdı bu çocukların yüzleri.

Yağmur’un babası Tuğba’yı muayene etmiş, alt kattaki eczaneden bir öksürük şurubu getirtip ona vermişti. Her akşam tok karnına iki kaşık alacak ve şişe bittikten sonra öksürüğü geçmediyse tekrar gelecekti. Aile dışı günlük ilişkilerinde sadece “teşekkür etmek” ve “özür dilemek” için dudaklarını oynatan Tuğba, bu kez ilki için dudaklarını oynatarak muayenehaneden ayrılırken, beyazlıktan ve temizlikten parlayan bu yerden gözünü alamamıştı. Hafta sonları tuvaleti ve banyoyu sürterdi Tuğba, o ufacık elleri çamaşır suyundan cayır cayır yanıp kızarana dek; yine de, böyle pak yapamazdı o eskimiş taşları. İşte Tuğba o gün, bu muayenehane gibi parlak ve temiz bir gelecek düşlemiş ve büyüyünce doktor olmaya karar vermişti.

İlkokul dördün ilk sınavı “Fen ve Teknoloji”, konu “Vücudumuz” idi. Tuğba çok çalışmıştı. Sınav günü geldi çattı. Sanki tıpta uzmanlık sınavına giriyordu. Sanki doktor olması bu sınava bağlıydı. Öğretmen kâğıtları dağıtır dağıtmaz iştahla başladı soruları cevaplamaya. On dakika geçti geçmemişti ki Yağmur, Tuğba’dan yana olan bacağıyla onu dürttü. Tuğba, Yağmur’un niye böyle yaptığını anlamamıştı. Yağmur tekrar daha sert bir şekilde dürtünce, istemsizce Yağmur’un yüzüne baktı Tuğba. Yağmur “Kâğıdını aç” demek için oynattı dudaklarını. Yağmur sınıfın en çalışkan öğrencisi olduğundan, Tuğba kulaklarına inanamayarak ama komutanının emrini yerine getiren bir er gibi, kâğıdını sorgusuz sualsiz hemen açtı.

Aradan bir hafta geçmişti, öğretmen sonuçları açıklayacaktı. Tuğba heyecandan ölmek üzereydi. İlk kez “pekiyi” bekliyordu. Bu dersten alacağı pekiyi, doktor olmasının garantisi gibi bir şeydi gözünde. Öğretmen, numara sırasına göre sırasında oturan herkesi ayağa kaldırıyordu. 672 Tuğba, daha numarası söylenmeden ayakta hazıroldaydı. Öğretmen “Sıfır” dedi. “Bir daha kopya çekme” diye ekledi. Tuğba kıpkırmızı kesildi. Gözü Yağmur’a kaydı. Yağmur ondan tarafa bakmıyordu. Belki de bakamıyordu. Anlamadı. Ama Yağmur “tam not” almıştı. 

Beşinci sene o sınıfta 672 numaralı bir öğrenci olmadı.



Yüzsüz



Kendinizi anlıyor musunuz? Anlıyorsanız, siz de bir insan olduğunuza göre, insan denen mahlukatı anladığınızı söyleyebilir miyiz? İnsanın içindeki boşluğu neye yoruyorsunuz? İçine ne düşse ses çıkartıyor; bazısında gong sesi gibi haşmetliyken, bazısının sadece bir bozuk para kadar ses çıkarmasını neye bağlıyorsunuz? Yüze ifadesini veren ruh denen bilinmez midir? Diyelim öyledir; kaşları çatık gezenin ruhu karanlıktır da, hep güleninki pek mi aydınlıktır? İnsanın en tabii hâli, kendinin bile bil(e)mediği hâli olmasın? Kendisi bile bilemediğinden müdahale edemediği, ne kendisinin ne toplumun hamur gibi şekil vermesine imkân tanımadığı hâli, yani.

Hayatımı sorularla tıka basa doldurmuşken, kendimi bu sorularla yiyip bitirmelere doyamazken, her acı deneyimimle bu sorulara verdiğim yanıtların tadı değişip hayatım bambaşka bir yemeğe dönüşürken, keskin tek bir baharat hâkimdi hepsine de: Tatminsizlik. Doymuyordum. Üstelik, her şeyden korkuyordum ve üzerine gidilecek bunca korkumun olması da hayatımı heyecanlı, beni ise cesur kılıyordu. Korkak yaşama cesaretimden eylem topları yapıp hayat kazanına attım. Hamdım, yanıyordum, pişecektim.

Evde olmanın verdiği o sıcak konfordan hem vazgeçemeyen hem de her fırsatta kendini dışarı atmanın yollarını arayan ev kedileri gibi karşıma çıkan hiçbir fırsatı kaçırmadım. Çeşitli kulüpler, etkinlikler, şehirler, ülkeler, insanlar derken girmediğim delik kalmadı. Öfke dolu bir şekilde dünyanın yakasına yapışmak yerine kibar kibar abanıyordum arkadan; demek tutup koparmak dedikleri böyle bir şeydi. Gökyüzü denen sonsuz kafesten kaçış yoktu ama sınırları zorlamakta bir kabahat de yoktu.

Ancak, bir gün geldi, ben düştüm. Ne toprağa, ne denize, ne içime. Yüzüme düş’tüm. Yüzler ilk ne zaman yok olmaya başladı hatırlayamıyorum. Hani biyoloji dersinde, kurbağanın içinde bulunduğu su dolu kabın yavaşça ısıtıldığı ve hayvanın çevresindeki değişiklikleri algılayamadan haşlanıp öldüğü bir deney vardır. Ben de bu kurbağa gibi ne olup bittiğini anlayamadan, kaybettim tüm yüzleri. İlk belirtileri hiç ciddiye almamış, hatta kendime eğlence yapmıştım. Sokakta yürürken eski bir arkadaşı gördüğümü sanıp ona selam verdiğimde yüzünde peyda olan şaşkın ifadeden onun sandığım kişi olmadığını anlayınca paniklemekten ziyade, yanımdan geçip gidenlerin hangi eski okul arkadaşıma, şarkıcıya veya film yıldızına benzediğini bulmaya çalışarak kendi kendime neşelendim. Olur da sokakta biri bana bir şey soracak olursa, onun kime benzediğini düşünürken bana sorulanı dinleyemiyor, sadece karşımdakinin yüzünü inceleyebiliyordum. Muhtemelen soru soran kişi deli olduğuma kanâat getirip sorusunu sorabileceği başka birini aramaya koyulduğundaysa, ben orada donakalıyor, en az bir on dakika o yüzü nereden hatırladığımı düşünüyordum. Bellek denen kanalizasyonun her türlü borusundan akarak geçiyordu o yüz, ben çıkarıncaya kadar. Bazen de hatırlayıncaya dek tüm gün.

Zamanla anılarımdaki yüzler kronolojik bir sırayla silinmeye başladı. İlk önce ilkokulda kalem kutusunu çöpe attığım kızın yüzü yok oldu. Sonra ortaokuldayken kopya çekmek için bana yoldaşlık yapan sıra arkadaşımın, favorilerimi kısa kestirmediğimde favorilerimden tutup yukarı çeken lise müdürümün, gizli alkolik olduğundan bira karşılığı geç girişlerimizi görmezden gelen üniversitedeki yurt görevlisinin yüzleri. O yılların üzerinden kişisel bir yüzyıl geçtiğinden, yerimde kim olsa benzer bir hafıza kaybından dem vurabilirdi. Ne zaman ki âşık olduğum kadınların yüzleri silinmeye başladı, o zaman uyandım. İnsan onsuz yaşayamayacağını sanarak biricik nefes hakkından feragat edip intihar planı yapma cüretini gösterdiği, onun için duygusallıkta nam salmış şairlerle aşık atmaya kalkıştığı, yârın hayalinden geçemediğinden uyku yarlarından vazgeçtiği birinin yüzünü unutabilir miydi? Olaylar ve adlar belleğimden yüzsüz yüzsüz el sallarken hem de.

Eski yüzleri unutmamak için her akşam fotoğraf albümlerime bakıp durmam da, kafamı daha fazla allak bullak etmekten başka bir işe yaramadı. Hatırlamak için hatırlamayı istemek yetmiyordu. Yıllar yılı geçmişteki kötü anılarımı unutup yeni bir hayat ve yeni bir ben edinmek için çırpınıp duran ben, işte sonunda fotoğraflardaki kendi çocukluk ve gençlik hâllerimi bile tanıyamaz olmuştum.

Alışveriş yaptığım bakkalın, çöpümü verdiğim kapıcının ve ofis arkadaşlarımın yüzleri de değişip duruyordu. İnsanları ancak yürüyüşlerinden, kıyafetlerinden ve seslerinden tanıyabiliyordum. Kâbus acılığında bir karnavaldaydım. Bir gün palyaço makyajı yapıyordu herkes, başka bir gün uzak doğulu oluyor veya Afrikalı maskesi takıyordu.

Ve bir sabah aynaya baktığımda, yansımamda kendi yüzümü bulamadım. Sarışın ve mavi gözlüydüm. Bir saat sonra esmer ve kahverengi gözlü. Akşama uzun sakallarım vardı. Ertesi sabah sakallarım gitmiş, saçlarım uzamıştı. Bazen bir çocuk, bazen bir ihtiyar görür oldum aynada. Bukalemundan hallice bir şeydim ama neydim ben? Aklımı oynatmamak için bir çekiç alıp evdeki tüm aynaları kırdım.

Sokakta bunca yüz varken yüz tanımazlığım beni manen o kadar yoruyordu ki kafamı kaldırmadan yürümem kaçınılmazdı. İyi gidiyordum, ta ki o sesi duyana kadar. Kulaklarıma inanamadım; gözlerim yetmezmiş gibi kulaklarımın algılarıyla da oynanmış olabilir miydi? Kafamı kaldırıp bakmayacağıma dair kendime söz verdim ama o sesin ait olduğu bedeni takip etmekten kendimi alamadım. Yürümekle yollar değil ama sinirlerim aşınıyordu. Adam, bir çingeneden çiçek aldı. Belki de sevgilisiyle buluşacaktı. Her kimle buluşacaksa, buluşup bir yerde oturduklarında ne yapacaktım? Gidip yanlarına mı, yoksa yan masaya mı oturacaktım? Niye oturacaktım? Eninde sonunda yüzüne bakmam gerekmeyecek miydi? Ya zili falan çalıp bir apartmana girerse ne olacaktı? Ben bunları düşünürken adam adımlarını hızlandırmıştı. Ben de sıklaştırdım. Neyi beklersen o gerçek olmaz: Sevgilisiyle falan buluşmadı. Bir mezarlığa girip kuytu köşedeki bir mezarın önünde durdu. Toprağın üzerine çiçekleri bıraktı. Dayanamadım. Yaklaşıp yüzüne baktım. Sesimin sahibi, yüzümün de sahibiydi. Korkudan tir tir titrerken katlanan merakımla mezar taşına baktım. Adım yazıyordu.

1981-2013
İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,
bölünmüş bir hatırayım ben
dünyaya dağılan.

Mezar kadar buz kesmiştim ki bir başka mezar taşında daha adımı gördüm.

1981-1999
Kaç parçalık bir bütünüm ki ben,
her bir parçam birbirinden böylesi uzak.

Sonra bir başka mezar taşında daha.

1981-2037
İnsan ölürse acıdan ölür bir gün
kendine bir daha uğrayamadığından

Ve bir tanede daha.

1981-2025
Tam unutmaya alıştırmışken kendimi
Artık unutmak istemediğimi fark ettim.

Kabristandaki tüm mezarlarda benim adım yazıyordu. Farklı tarihlerde binlerce kez ölmüştüm ben.


*İtalik şeklinde yazılan mısralar Birhan Keskin'e aittir.

Uyanan Güzel

Hep aynı şeyleri yazıyorsun, dedi. Kendime ne zaman bıçak çeksem, ellerimin titrediğini bilmezmiş gibi. Hakkını veremiyor avuçlarım o bıçağı eline almışlığının. Ağzıma kalsa, anında bitirecek işi. Tanrı, ağzımızı ortasından öyle bir yarmış ki dudaklarımızdan söz değil kan dökülüyor. Sözü geri alamadığımızdan kanın lekesi de çıkmıyor. Bundan sekiz yıl önce tek bir söze satmıştım diğer tüm sözleri. Diğer sözlerle birlikte kendimi de satmışım şefkate. Şefkatin gölgesinde, huzurun serinliğinde uyuyakalmışım. Sekiz yıl uyuduktan sonra kendime uyandım ama tanıyamadım bu kez de kendimi.

Gerçek, insanın kendisine söylediği yalanların toplamı imiş. Göz gözü görmezken yalandan, hangi gerçekten güç alayım, nerelere sığınayım. Çok utanıyorum kendime ettiğimden, gitmek istiyorum bu şehirden. Bu şehirde tek başına ayakta kalmak bu kadar zor olmasaydı, ben de bu kadar çok hata yapmayacaktım. Bu şehirle alıp veremediğin ne var, diye sordu bana bir de. Bu şehrin benle alıp veremediği ne var? Bu şehri sevdim diye mi tüm bu olanlar? Neyi sevsem başıma yıkılıyor. Birinin de altından bir yanım ezilmeden kalkabilmiş olsam. Birkaç hücrem yanlarına kâr kalıyor hep. Bu hücreler, ya kalpten ya beyinden. Bazen bu nedenle bulamıyorum aklımı koyduğum yerde, bir yere takılıp kalıyor. Akıl bu, kendine uyar, dönemez de evine.

Öldürmeyen şey güçlendirir, dedi. Hep der bunu ölmeyi bilmeyenler. Keşke ben de beni öldüreni öldürebilsem. En azından, aynı ölü dilini konuşabileceğim biri olur çevremde. Ölüler birbiriyle konuşur da sanki. Her ölü, hayat dolu bir bedende yeniden doğmak ister. Demem o ki, ölü ölüden kaçar. Beni bana ikna edecek kendi aklımdan başka akıl kalmıyor geriye. Kendime hesap vermek de ne zor iş, kendim hesaptan anlamazken. Vicdan muhasebesi dersini geçemedim ben. Başkalarını affetmek için yaptığım işlemlerden tam not aldım. Kendimi affetmek için bir çizik olsun atamadım. Çiziklerim yerine kırıklarım oldu gönülden.

Geçtiğim yollardan geçmeyenlerin eleştirilerinde yitiyorum kendimi. Başkasının kaderi uzaktan hoş gelir, değil mi? Ağız diye bir şey ihsan edilmiştir. Aç-kapa anlatırsın derdini. Dinler ama umurunda değildir. Herkes derdini anlatsın, sonra gitsindir. Eve geç kalmak istemez hiç kimse. İzlenecek diziler vardır, yıkanacak bulaşıklar, sevişilecek bedenler, uyutulacak çocuklar, kahkaha atılacak muhabbetler. Kırılgan mıyım ben? Yoksa, kibir mi bu? Akortsuz atıyor kalbim. Ama çok sevmişim. Dünyanın dibi olsa, elbet vuracaktım. Bunun yerine, başımı taştan taşa vurdum. Ne haddine senin sevmek, pis uyumsuz. Ünlem bile koydurmuyor kendini şu cümlenin sonuna. En sıra dışı adamda bile sezdim; yerip durduğu dünyaya uyum sağlama, tek başına geçmeyi becerememekten korktuğu uyum köprüsünden onu elinden tutup geçirecek ortalamanın biraz üstünde ama yine de sıradan bir kadın bulma, çoluk çocuğa karışma, mutlu bir son edinme, huzurun ve şefkatin esiri olma arzusunu.

Kendimi, uyumlu olmaya layık görecek kadar sevemedim belki de. Çok midem bulanıyor insan olmaktan. Söz denilen hep kusmuk. Yoksa, kimsenin diğerine diyeceği bir şey yok. Kimse, acısını kakalayamaz zaten diğerine. Empati dedikleri, modern dünyanın zulmü örtme çabası. Kimin sevgisi güçlü ki, bir başkasının cehennemine inebilecek kadar
. İnsan benliği başkasının acısını geçirmez. Geçirse, böyle mi olurdu dünya? Böyle olmasa, bu dünyayı yıkmak istemezdim başınıza. İnsanlığın onda onu kaçmak olduğundan, yetişemiyorum da kafalarınızın hızına.


Takatim kalmadı. Kendime dar ettiğim şu dünyayı, geniş geniş yaşamak istiyorum artık. Gülmek, gezmek, dans etmek, geceden karanlık sözcüklerimin üzerine güneşi doğurmak istiyorum. Pimimi çekse o el, mutluluğa patlayacak bir bombayım. Öyle bir saçılacağım ki etrafa, erinçle dolacak tüm hastaneler. Ama bunun için bir omuzdan fazlasına ihtiyacım var. Şefkate indirgenmiş sevgilerin oyunu sonradan çıkıyor.

İnsan dışarıdan bakılınca görülmüyor. Sustuğum kadar eksik, konuştuğum kadar eğretiyim. Her şeyi baştan anlatmam lazım ama yazının değil de dünyanın diline düşmekten çekindiğimden var bir sustuğum. Kustuğum da, emanet ona. Ve daha şimdiden, bir gün onu ağlatacağım diye çok korkuyorum. O hali işime yaramaz çünkü ve ansiklopedi kalınlığında bir 30 yıl hikâyesini birine en baştan anlatamayacak kadar da yoruldum. Siyah-beyaz bir Türk filmi izlercesine dinliyor beni; arada gözleri doluyor, yüzü düşüyor. Bu h
âlini görmemek için gözlüğümü çıkarıyorum onun yanında. Geçen gün “Bu yaşa kadar bunca yükle gelebildiğine göre ne kadar güçlü olduğunun farkında değil misin?” dedi. “Ne fark eder” dedim, sanki böyle olunca daha mı az acı çekiyorum. “Geçecek” diyor. Nasıl bu kadar emin konuşabiliyor?

Aynı şeyi düşüne düşüne aşındırmışım aklımı. Motor yanmış bir kere; yağ eksilten bir araba gibi beyinden hücreleri eksiltmece. Bu akılla yola çıkılmayacağını da bilemedim, bu akılla. Hâkim beye çıksam diyorum bir de. Şikâyetim var, diyeceğim. Çocukken, akıl yaramazlığa erince, veririz diye korkuttuğunuz polisler nerede? Jandarma da mı yok? Bileklerim incedir; tutamaz da tutunulmaz da. Aklımı yerinde tutamayan şu bileklere dar bir kelepçe bulunamaz mı? Vicdanım kaçıncı dereceden bilsem, insanlığa atamamı isteyeceğim. İnsanlık tarihine not düşmek istiyorum kendimi. Adım Nefise, soyadım Nefis. Ve kendine yalancı bu kimliğimin sayısız nüshası yurdun dört bir yanındaki mahkeme duvarlarına asılmış. "Aklı her şeyden üstün sanıp o akla güvenerek hata üstüne hata yapan, sonra bu hataların farkına varan ama hatalarını düzeltmek için de o hataları yapmasına neden olan akla güvenmesi gerektiğini bildiğinden aklını boşamak için vicdan mahkemesine veren" olarak sorarsanız, hemen tanırlar beni.
 

Aklımın yoldan çıkmasında ve vicdanımın anasını bellememde emeği geçen herkese saygılarımı sunarak sorarım, tanıdığınız bir boşanma avukatı var mı?

Taşrada Ölüm Hazırlıkları




Pazartesi

Hayatı, görev bilinciyle yaşamanın gururunu çıkarıp astım. Hayatımı, başkalarının ihtiyaçları ve istekleriyle doldurunca, benimkilere yer kalmamış meğer. Otuz yılda bir, bir şey isteyip de bu isteğim gerçekleşmeyince 6 yaşındaki bir çocuk gibi ağlayarak tutturmam, bundan olsa gerek. Vere vere, almanın doğasına uzak kalmışım.

Senelerdir yapmayı en çok istediğim şeyi de böylece yaptım: Tek başıma hiç bilmediğim bir şehre gidip o şehri keşfetmek. Araya hiç kimseyi veya hiçbir şeyi karıştırmadan. Şehir hakkında hiçbir araştırma yapmadan geldiğimden, araya ölü yargılarımı da sokmadan. İnsan, hiç tanımadığı bir şeyle, kendini daha rahat tanıyor.

Kaldığım pansiyonda insanlar erkenden yatıyor, eşyadan başka çıt çıkaran yok. Bu, bana iyi geliyor. Yalnız kalabilme becerimi geliştiriyorum. Sevince lazım oluyor çünkü. Odamın cundası caddeye bakıyor. Bu kasaba da çocukluğumun geçtiği kasabadan pek farklı değil. Arada, müziği son sesine kadar açmış ve belli ki direksiyonda mahalledeki bir kıza mesaj verme niyetiyle kafayı bozmuş bir delikanlının bulunduğu bir araba geçiyor. Ve çalan şarkı hep arabesk oluyor. Zaman aksa da, taşrada bazı şeyler değişmiyor. Hâlâ Saçlarını dağıtırsın çalıyor teypte.

Çocukken, babaannem saat gece 12’yi vurdu muydu, ışıkları kapatmamızı söylerdi. Yoksa, gece bekçisi uzun uzun düdüğünü çalarak kızardı. Korku dolu bir heyecanla kapatırdık ışığı kapatmasına ama babaannem odadan çıkar çıkmaz, kardeşimle perdeyi hafifçe aralar ve ışığını kapatmamış ev var mı diye bakardık. Bazen olurdu ve gerçekten, o zamanlar asayişi sağlamak için sokak sokak dolaşan gece bekçisi, o eve doğru dönüp düdüğünü çalardı. Sanki bizim eve çalınmışçasına perdeyi hemen kapatır ve yataklarımıza girerdik. Ben, gece yarısından sonra tekrar Külkedisi’ne dönüşen Sindirella ile bekçi arasında bir bağlantı kurmaya çalışırdım. Masal ile gerçeği, belki de, o zamandan birbirine karıştırmaya başlamıştım. Masallarda sadece iyiler kazanır diye masallardan medet uman, gerçek dünyada bir başına kalınca kendini nasıl var edecekti bilmem.

Burada saat daha 12’yi vurmadı ama en işlek cadde bile ıssızlaşmış şimdiden. Taşranın sırrı. İçe dönük insanların kılıfı. Bir şey saklar gibi. Büyük şehir insanının bilmediği bir şey. Taşradan büyük şehre göç edeninin de kısa sürede unutacağı bir şey; sevişirken kokusu teninize sinen ama üzerinden çok vakit bile geçmemişken, sokakta yanınızdan geçse kokusundan çıkaramadığınız eski bir sevgiliye dönüşür taşra.

Taşranın sıkıcı bir güzelliği var. Alışılıyor. Evlenilen ve eş olunan kişi gibi. Yalnızca huzur vaat ediyor. Büyük şehir ise fettan bir güzel. Her haliyle sizi baştan çıkarıyor. Evli birinin kaçamağı gibi; kaçamak kaldıkça sevilmeye layık. Tutku vaat ediyor.

Ve ben büyük şehirden taşraya biraz da o’ndan kaçmak umuduyla gelmişken, acıyla fark ediyorum, her yere de o’nu yanımda taşıdığımı. Ne kalp ne zihin tak-çıkar çünkü. Ama yaşlanıyorum; belleğimden umutluyum.

Düdük çalan gece bekçisinin yokluğundan mı, o’nun yokluğundan mı bilmem, uyuyamıyorum.

Salı

Bilmediğim bir şehirde dolaşmak da kaderin özeti sanki; yolun nereye çıkacağını kestiremeden yürüyorum. Her kasabada olduğu gibi, burada da fark ediliyor hemen yabancılar. Dik dik baktıklarına göre de bir ben fazlayım. Dilenci teyze bile herkese “Allah rızası” için diyor da, bir bana yüz vermiyor. Dua okumak yerine içinden en ağır hakareti eder gibi bakıyor yüzüme. Kovar gibi. Buraya önceden gelen yabancıların kimseye faydası dokunmamış, anlaşılan.

Burada da deliler var, eksik olur mu hiç! Kendi kendine konuşana niye deli derler ki, herkes konuşmaz mı kendi kendine? Ben hariç; ben daha çok o’nunla konuşuyorum, içimden.

Asker tıraşlı, pabuçları eskimiş, pantolonu kısa bir genç oturuyor bankta. Bomboş bakıyor. Deniz, dere gibi bir şey olsa, ona bakacak. Zaten içinden su geçmeyen taşra, daha bir taşra. Aralık ayı olmasına rağmen hava, inadına, ılık ve güneşli ama biliyorum, bu, karın habercisi. Asker tıraşlıya Pencereden Kar Geliyor türküsünü hediye ederek içimden, uzaklaşıyorum oradan.

Elinde parlak sarı-kırmızı oyuncak davuluyla 8 yaşlarında, kumral, yeşil gözlü bir çocuk, annesiyle güvercinleri yemliyor. Yırtık pırtık kıyafetli, aynı yaşlarda, esmer mi esmer, kömür gözlü bir çocuk yaklaşıyor onlardan tarafa. Renkler, bazen gerçeğin acı bir temsili. Kumral çocuk, güvercinlerle ilgilenmeyi bırakıp davulunu çalmaya başlıyor birden. Kıskanarak bakıyor kavruk tenli; elindeki sigara paketiyle otobüs durağının camına vurmaya başlıyor o da. Nasıl yaratsın davulun yarattığı etkiyi! Kumral çocuk muzaffer bir edayla bakıyor. İnsan demek daha o yaştan biliyor zulmetmeyi. Esmer, bir sigara yakıyor sonra. Dumanı, tüm sigaralardan daha çok boğuyor beni.

Yanımda yürüyen iki emekli hallice amcadan biri “Balık alalım” diyor. “Kışın balık daha iyi oluyor. Yazın balığın iyisi buraya düşmüyor.” Diğeri belli ki konuşkan olmayan taraf. Başını sallayarak onaylıyor.

Her kasaba meydanının vazgeçilmezi Atatürk heykeli, burada Atatürk’ten çok Kenan Evren’e benziyor. Onun zamanında mı yapılmış acaba? Kenan Evren’e ait her fikrin kabahatini Atatürk’ten bulan zihniyeti hatırlatıyor bana. Şu da var; bazı heykeltıraşlar, heykelini yaptığı ünlü bir kişiyse, heykeli kendisine benzetirmiş, eseriyle birlikte hatırlanmak için. Belki de öyle bir şeydir.

Kasabaların her yerden duyulan belediye anonslarını özlemişim; kulak kabartarak anlamaya çalışıyorum. Kendi ayakkabısı boyasız ayakkabı boyacısı da üç kez tekrar eden anons sonunda bana dönüp “Sen anladın mı?” diyor. Anlamadım ama sevdim. Böylesi sevmek de iyi be! Anonssuz İstanbul’u da hiç özlemedim. Belki, biraz o’nu. Ama biraz.

Çarşamba

İstanbul’un savunma mekanizması gelişmiş, taşra daha korunmasız. Bilge görünmek veya ahmaklığını gizlemek için ne dilini ne bakışını susturmak zorunda kalmıyor kimse burada. Kendisinden konuşmasının beklendiğini bildiği halde susuyorsa biri, bilin ki, konuşursa sözü uçurum olacak ve sizi sözden aşağı kendi derinliğinize itecektir. Ve ne kadar derinse içiniz, düşerken o kadar yanacaktır canınız. İşin asıl kötü yanı ise ölmeyeceksiniz. Hayat lastik gibi sünebildiğinden, ne kadar gerilse de, yeterince eskimeden kopmuyor o lastik. İşte, İstanbul insanı güve gibi kemiren bu tür suskunluklarla doluyken, taşranın sözleri naftalin kokuyor. Uzun sessizliklere benzeyen koridorlarında kaybolunan marketlerden ziyade esnaf dükkânlarının bulunduğu taşrada bir şey sorsanız esnafa, şehirdeki gibi yüzünüze bile bakmadan “Yok” demek yerine, sizi en az yarım saat misafir ediyor, bulacağız aradığınızı diye. Bulamasalar da, bir çaylarını içmiş oluyorsunuz.

Ne hayret vericidir ki kediden çok köpek var bu soğuk memlekette. Ve daha dayanıklı olduğu sanılsa da cüssesi nedeniyle, kedi kadar güçlü değilmiş en kocaman köpek bile. İnsanlarda da benzer. Cüssesi nedeniyle erkeği daha dayanıklı sanmaya meyilliyiz. Oysa, tüm büyük şairler erkeklerden çıkıyor. Tüm büyük şiirler de büyük acılardan. Çünkü gözyaşı bünyede barındırılamaz hale gelince şiir olarak akıyor kâğıda. Kadın ise gözyaşlarını saklamadan dökebilse de, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebilir; bu gücü kadına bu coğrafya tanıyor. Annenin, ölen oğluna ağlayıp durduğu ama diğer oğulları ve kızları için ayakta kalmak zorunda olduğunu bildiği bu coğrafya.

Asker tıraşlıyı bugün yine gördüm; aynı yerde, aynı bankta, aynı görmez bakışlarla. Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle yanına oturdum. Aynı cesareti söz açmak için gösteremedim. Zaten hep söz olmuştur başımı belaya sokan; sözsüz konuşabileceğim birini arayışım ondan. Konuşmadan ve birbirimize bakmadan kaç dakika oturmuştuk bilmem, “Gurbet” dedi (Bilmeden, dün uygun bir türkü hediye etmişim demek ki). “Asıl gurbet, dünya” diye yanıtladım onu. Sulu sepken başlamıştı. Yağmur, gözyaşını göstermezdi ama ben gördüm yaşını. Günlerdir akıtmaya kıyamıyormuş ve onu kaybetse gurbette ayrı kaldığını kaybedeceğini sanıyormuşçasına akıttığı bir damla yaşını. “Bırak, düşsün” demek istedim ama “Kaybetmeyi umursamadığında kazanıyorsun” gibi bir şey çıkıverdi ağzımdan. Galiba, daha çok kendime ettim o lafı ben.

Perşembe

Kasabanın arka sokaklarına daldım bugün. Arnavut kaldırımlı taş sokaklar ve bu sokakların eski taş evleriyle kendimi bambaşka bir âlemde hissettim. Ana caddenin hemen paralelinde olmalarına rağmen, kimsenin yolu geçmiyor buralardan. Unutulmuşlar. Yıllardır kimse uğramamış gibi, bazı evler yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutmuş ve kederine terk edilmiş, bazılarının pencerelerinden görünen solmuş danteller ise son imdat çığlığını atıyor. Elbette bu kasabada da vardır bir “Burjuva Hayatını Renklendirme Amaçlı İşgüzârlıklar Derneği” ve el atarlar restorasyon işine diye ummaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Bu birkaç katlı eski konakların ifadesi mütevazı; vaktiyle dillere destan güzelliğiyle kasabanın her erkeğinin kalbinin kapısını tıklatmış bir kadının yaşlanınca bile solmayan zarafetini taşısa da, doğayı ve hayvanları yerinden etmiş olmanın mahcubiyetiyle selamlıyorlar insanları. Bu zarafeti taşımayı bırakıp tamamen parçalarına ayrılmadan önce, bu utançla affedilmeyi bekliyor bu evler. Bir yandan da, artık taşımakta zorlandıkları taşlarını kendi kendilerine düşürüp kırabilirler, her an. Kimse, içinde bir ölüyü uzun süre taşıyamaz, yoruyor; kendimden biliyorum.

Yakınlarda bir göl var sanırım. Çocuk simitleri satan bir dükkâna rast geldim. Tuhafıma giden, çocuk simitlerinin hemen üzerinde duran tabela: “Canlı yem bulunur.” Ya kötü bir tesadüf ya ben anlamı fazla zorluyorum.

Pansiyonda kahvaltı için ikram edilen peyniri pek beğenip peşine düştüm. Tuzsuz taze lor imiş. Gittim yarım kilo aldım, nasıl taşıyacaksam ta İstanbul'a. "Bir ay bozulmaz abla" deyip paketini vakumladı, “2,5 lira” diye ekledi. Herhalde yanlış anladım diye geçirdim içimden; “2,5 lira mı?” diye tekrar sorsam “Yuh, abla, o kadar ucuza olur mu?” yanıtı verilir korkusuyla, 12,5 lira uzattım. Satıcı 10 liramı geri verdi gülümseyerek. Hemen çaktırıyorum yabancı olduğumu, burası İstanbul mu?

Pansiyona dönünce kapıda kaldım. Zili çaldım çaldım, açan olmadı. Pansiyonun yanında bulunan oto yıkamacıdaki, biri 20'lerinde biri 60'larında iki erkek bana gülümsemeye başladı. Ben de gülümseyip hemen sırtımı döndüm. Korkuyla zile bastım yine. Açan yok, beklemeye başladım. Hava soğuk; kar atıştırsa yeridir. Kendimi, Karay’ın Eskici öyküsündeki Hasan gibi hissediyordum. (Çocukken okuduğum bu öyküde, kimsesiz kalan Hasan’ı Filistin'e halasının yanına gönderiyorlardı, orada herkes Arapça konuşuyordu, Hasan gurbet elde kendisini güvensiz hissediyordu, Türkçe konuşan bir eskiciye rastladığında ondan ayrılmamak için ağlayıp duruyordu ve eskici Hasan'a “Ağlama” dedikçe ben de Hasan ile birlikte ağlıyordum. İçime işlemişti bu öykü, çocuk aklımla ne anladıysam artık. Bazen çevirmen olmamda bu öykünün etkisi olmuş mudur diye düşünürüm. Aslında çevirmen değil “serbest” çevirmen olacaktım ben. Her alanda bir serbesti peşindeyim ya, yalnız da olsam özgür olayım yeter ya. Hadi ya!) 20’lerindeki çocuk elinde çay dolu bir ince belliyle yanıma geldi. Ben daha bir şey diyemeden “Abla, için ısınır” diye elime tutuşturdu. Çay ve kahveyi ağır ağır içmeyi çok sevdiğim bilgisi aklımdan çıkıvermiş olacak ki ince belliyi tekila gibi diktim kafama. Kendini ağırdan satan ağır ablalar gibi bardağı almaya gelmesini bekleyecek değilim elbet. Yanlarına gidip teşekkür ederek bardağı uzattım. 60'larındaki amca “Burda otur, doncan” dedi ve herhangi bir insanı taşıması şüpheli, yarı-topal bir sandalyeyi önüme itti. Oturdum ve otobüs yolculuklarında sık rastlanan, yan yana koltuklara düşmüş genç-ihtiyar sohbeti başladı böylece. Amca 75 yaşındaymış. 20’li yaşlardaki çocuk da torunuymuş. Maşallah! Bir demlikten fazla muhabbet ettik. Kendisinde nasıl bir izlenim bıraktıysam, pansiyon sahibemin bana telefon etmesiyle yanlarından ayrılırken, bana şu nasihati etti: “İnsanlar hakkında daha çok şey öğrencen. Ama benim yaşıma geldiğinde görcen, öğrendiklerin bir boka yaramaz.” Selametle kal, amcacığım.

Cuma

Âşık insan, o’nunla uyur o’nunla uyanır. Ben bu sabah Zebercet ile uyandım. Hâlbuki, onunla uyumamıştım. Bu kasabanın bilmediğim hangi yanı beni böyle yakınlaştırdı Zebercet’e? Arayışın bile değil bulamayışın öyküsüydü onunki. Peki, ben burada bir şey mi arıyordum da hâlâ bulamadım? Pansiyon köşelerindeki halim mi bana Anayurt Oteli’nin Zebercet’ini hatırlatan? Bu kasabanın Zebercet’i de ben mi oldum, ne ölü ne sağ? Haha, al sana bir madalya! Eh, katledilmeyi bile göze alarak kat ettim bu yolları. Bu Zebercet sıkıntısı doğal, doğru yoldayım. Hadi perdeleri açalım.

İstanbul’da evler birbirine çok yakın. Yine de, örtmem perdeleri. Nasılsa, kim kime dum duma. Taşrada evler birbirine uzak ama herkes pür dikkat kesilmiş. Akşam yatmadan çektim, hangi akla hizmet, motif olarak üzerine kuş yerine kafeste bir kuş kondurulduğunu anlamadığım perdeleri. Kafesin etrafı da, kafesin içine kadar ulaşamayan çiçekli ağaç dallarıyla dolu. Baskı düzeni, eşya estetiğini bile ele geçirmiş. Perdenin rengi de pembe, tutmayın beni öleceğim!

İstanbul’a dönüşüm yaklaştıkça, acımtırak alaylarım beni tekrardan ele geçiriyor. Yoo, yoo, yoo! Ben buraya ruhumu iyileştirmeye geldim. Kalemle kendimi kazımaya geldim. Geçmişi geride bırakıp şimdiyi sevmeye ve geleceğe ümit beslemeye geldim. Sevmezken sevdim diyen, severken inkâr eden kalbime boyunun ölçüsünü vermeye geldim. Âşıkken kıyıdan değil dipten yüzmeyi öğrenmeye geldim. Yağmurlarını bana yağdırıp duran acemi buluta “Şemsiyem delik, toprağım kuru; elinden geleni ardına koyma” demeye geldim. Söylemek ile söylememek arasına gerdiğim ses tellerime kalender olmayı öğretmeye geldim. Gurur denen bıçakla ikiye ayrılan benliğime ikisi bir aradalığın tadını sevdirmeye geldim. Nefis terbiyesizliğimi şiirle terbiye etmeye geldim. İçimde sakladığım ve atmayı düşündüğüm taşı parlatmaya geldim. Halıyı altımdan çekip beni kıç üstü düşüren kadere “Tesadüflerin toplamından başka nesin ki!?” diye bağırıp ayağa kalkmaya geldim. Aslında, ben biraz hava almaya geldim. Ağaç iyidir; bir koşu dağa çıkıp geleyim.

Cumartesi

Ellerim paltomun ceplerinde, bilmediğim bir şehrin sokaklarında dolaşıp duruyorum. Şair miyim neyim? Burada hiç şiir yazmadım, oysa. Zaten kadın olanlarına şair değil, şaire deniyor. Ben de şaire değilim. Ben ne yazdığını bilmezin tekiyim. Bilemeyişle cezalandırılmış fanilerden biriyim. Işığı, bilemeyişteki abise çekmeye uğraşırken boğulmaktan kıl payı kurtulan bir dalgıcım. Yine de suya dalmaktan vazgeçmeyip suyun dibinde nefesimi tutmuş başka bir dalgıç bekliyorum. İçimden balıkları sayıyorum, uyuyakalıp boğulmayayım diye. Sayıları, sözcüklerden daha çok seviyorum; kesinliklerinden. Ama ne kadar sayarsam sayayım ne yanıma dalan var ne beni yukarı çekmeye elini uzatan. Sudan soğuyorum ve sudan çıkmış bir balığa dönüyorum. Ateşe sarılıyorum bu kez; ancak yandığımda anlıyorum artık üşümediğimi. En çok gözlerim yanmış; kirpiklerim, gözlerime dolmuş olan denizin tuzlu sularında can vermişti önceden. Gözlerim yanınca gördüğümü de seçemez olmuşum. Sanmışım önüm hep taşlık, adım atmaya korkmuşum. 30 senede 30 adım atmış mıyım ki hem? Adımlarımla okşayamadığım toprağa sözlerimle dokunmuşum, “Sarı çiçeğe anne-babalık etmişsin, beni de al.” Toprak küskün; “Yaşlarını bile hep o'na akıtmışsın, bir kez beni sulamamışsın” diyerek kovmuş beni huzurundan. Geriye hava kaldı bir tek. Avucu avucuma değse arada sıkışacak o hava olabilir ancak, beni yaşatacak nefes.

Uyandım. Rüya mı kâbus mu ne bu, giderayak? Sözcüklerden rüya mı olurmuş böyle? Sözcüklerden olmayan bir şey kalmış mı hâlâ? Mesela, beni bir başkasının sözcükleri, sözcüklerimden yaralamıştı. Sözcükler insana bunu yapabilir mi? Nasreddin Hoca fıkrası misali, doğurduğuna inanıyorsunuz da öldürdüğüne niye inanmıyorsunuz? Bazen hayatın ta kendisi, bazen hayattan uçurmaya kanat oluyor sözcükler.

Ve bazı sözcükler yaralarken bazıları da iyileştiriyor. Zayıflıklarını kaleme dökmekten çekinmeyenin doktoru oluyor yazmak, umut aşılamaya. Yazan birey, parçası olduğu topluma eleştiri iğneleri yaparken, kendisini de kayıramıyor; çünkü, herkes en çok kendine haklı ve bu yüzden herkes en çok kendine hatalı olduğundan, herkesin sözü de en çok kendine. Ve iğnenin açtığı delikten sızan her damla kanda doğuyor suçluluk duygusunu konuk eden nice öfke! Budur, hastalığı iyileştirmenin bedeli de.

Öfkemi bu kasabada bırakıyorum. Aramızdan güzel bir karanlık geçmişti; içimdeki ışığı katre katre emmişti. Artık dingin bir su gibi akıyorum; bir taş atan olursa da kızmam. Suyun doğası böyle; arada kirlenecek, arada dalgalanacak, arada coşup taşacak ama hep yolunu bulacak.

Pazar - Dönüş

Bir şey daha başlarken sonunu düşünmekten kendimi alamadım hiçbir zaman. Her hamlemi, tasavvur ettiğim sona göre yaptım. Ne var ki, birden çok son tasavvur etmek mümkündü ama ben hep kendi aklımın o an tasavvur ettiği sonu olası tek gerçek sandım. Hayatın her zaman sayılar gibi net bir sonuç vereceğini sorgusuz sualsiz kabul etme hatasını yaparken, aklıma getirememiştim, oysa, pi sayısını bile. İnsanlarla yakınlık kurmaya çabalarken, ellerimde çiçekler tek ayaküstünde kalakaldım. Bu manzaradan çok utanıp çiçeklerim görünmesin diye sırtımı dönünce, elimde silah var da onu saklıyorum sanıldı. Ben de sevilmek isteyeni kimse sevmiyor sandım ama sevmeyi bilmeyeni kimsenin sevmediğini kendime anlatamadım.

Eşekler ileriye, insanlar geriye bakarmış. Geriye bakmayana, geride bıraktığına saygı duymayana ve onu kırıp dökmekten çekinmeyene eşek dersek hakaret etmiş sayılmayız o zaman. Hayatımızdan geçen kişiler “kimse”lere dönüşünce ve anın gondolunda birlikte başımızın döndüğü birinin gözünde bir kimseye döndüğümüzü anladığımızda, ağzımızda kalan o kekremsi tat; benzer bir kekremsi tadın onun ağzında kalamayacak olmasını bilmemizden kaynaklanıyor.

Bu kasabaya ilk geldiğimde herkesin gözüne batarken, birkaç gün içinde karşılaştığım herkes bana anılarında yer açtı; ben de onlara sözcüklerimden paye verdim. Söze, vermek ve almak ile başlamıştım; sözü yine böyle sonlandırayım. Nesnemiz sevgi olsun; madem her şeyin temeli o.

Orta sondayken bir gazetenin verdiği tarot kartları boşa gitmesin diye (!) tarot falı bakmayı öğrenme girişiminde bulunmuştum. Tüm kartların anlamını ezbere bilmiyordum daha. İlk ve son denememi yapmıştım zatımda. Hayat kartımın ironik bir şekilde “ölüm” çıkması melankolik bünyemi bir anlığına sarsmıştı. Meğer, tarotta ölüm “değişim” demekmiş. Onca gübre yemiş ama bir çiçek bile verememiş topraklara basa basa geldim. Sonunda anladım; sevgi, onu almaya uzanmak değil, o olsun ve o yaşayabilsin diye onsuzluğa da rıza göstermekmiş.

O zaman, değiştim mi? Hiç?

Tanımsız

En çok zayıflıkları merak ederim. Sanki insanları bu nedenle severim. Ve bu nedenle sevdiklerimin de kalbimi zayıflattıklarını unuturum hep.

19 yaşındayken “Angela’nın Külleri” filmine gitmiştik erkek arkadaşımla. El ele bile tutuşmamıştık daha. Filmin en "yokluk"la dolu yerinde kulağıma eğilip şöyle demişti: “Ben bundan çok daha kötü şartlarda büyüdüm.” O an kalbim o kadar acıdı ki ona âşık oldum sandım. Elimi, onun koltuk kenarının üstüne koydum, tutsun diye. Ve o sonradan beni o vakte kadar kimsenin üzmediği kadar üzdü.

Anladım ki; kendisini eksikliğiyle tanımlayan birini sevdiğinizde, “onun ne eksiği var da beni seviyor” diye düşünüyor. Sizin yok’unuzu, eksik’inizi kovalıyor. Ve sizi asla sevemiyor.

Artık, zayıf olduğunu söylemekten çekinmeyen biri, bana güçlü olmadığı hâlde güçlü görünmeye çalıştığını fark ettiğim birinden pek farklı görünmüyor. Aklım, bunu çok iyi biliyor. Ama kalbim hâlâ pabucundaki delikleri görünce daha çok* seviyor onu.

Belki, hayatın daha az adil davrandığı insanları severek kayıplarını telafi etme isteğidir bu.


*Bu ifade, Meltem Gürle'ye aittir.